Yanan sadece ormanlar değil, geleceğimiz ve ekonomimiz de kül oluyor…
Bir hafta sonu çay sohbetinde yine içimizi karartan, yüreğimizi yakan konuyu konuşmak zorunda kaldık.
Masadaki çayın güzel kokusunu içimize çekerken, televizyon ekranlarından yükselen alevler hepimizin yüreğine çöktü.
Günlerdir süren orman yangınları…
Bir yanda canla başla mücadele eden insanlar, diğer yanda çaresizce gökyüzünü kaplayan siyah dumanları izleyen milyonlar…
Ne yazık ki artık yaz mevsimi denildiğinde aklımıza deniz, tatil ya da bereket değil; siren sesleri, alevler ve küle dönen ormanlar geliyor.
Geleceğimiz yanıyor…
Bu söz artık sadece duygusal bir ifade değil, her yaz yeniden yaşadığımız acı gerçeğin en yalın özeti.
Gökyüzünü kaplayan duman yalnızca ağaçları örtmüyor.
Umutlarımızı karartıyor, çocuklarımızın geleceğini gölgeliyor. Alevlerin yükseldiği her noktada yüzlerce yıllık ağaçlar, binlerce canlı, sessizce yok oluyor.
Kuşların yuvaları, yaban hayatının yaşam alanları, toprağın bereketi ve geleceğe bırakacağımız doğal miras birkaç saat içinde küle dönüşüyor.
İnsan bazen sadece ekrana bakıyor ve şu soruyu soruyor:
Bir ülke her yaz aynı acıyı yaşamaya nasıl bu kadar alışabilir?
Daha da acısı, bu felaketlerin büyük bölümü kader değil.
Cehaletin ihmalle, rantın vicdansızlıkla el ele verdiği bir düzenin ağır bedelini toplum olarak hep birlikte ödüyoruz.
Bir sigara izmariti, kontrolsüz bir ateş, dikkatsizlik ya da plansızlık, yüzyılların emeğini birkaç saat içinde yok etmeye yetiyor.
Oysa kaybettiğimiz yalnızca ağaçlar değil.
Bir orman yandığında, yağmurun toprağa tutunmasını sağlayan kökler de yanıyor.
Yer altı su kaynakları zarar görüyor.
Tarım alanları kuraklık tehdidiyle karşı karşıya kalıyor.
Arıcılık, hayvancılık ve kırsal üretim darbe alıyor. Turizm gelirleri düşüyor.
Temiz hava azalıyor. İklim dengesi bozuluyor.
Kısacası, bir orman yandığında sadece doğa değil, ekonomi de yanıyor.
Bugün ekonomistler artık ormanları yalnızca çevresel bir değer olarak değil, “doğal sermaye” olarak tanımlıyor.
Çünkü ormanlar görünmeyen ama ülke ekonomisini ayakta tutan en büyük zenginliklerden biridir.
Bir hektar ormanın kaybı, karbon tutma kapasitesinin azalması, su döngüsünün bozulması, tarımsal verimin düşmesi, sel ve erozyon riskinin artması anlamına geliyor.
Bunların tamamı ise doğrudan kamu bütçesine yeni maliyetler olarak geri dönüyor.
Üstelik doğanın faturası hiçbir zaman tek kalemden oluşmuyor.
Bugün kesilen bir ağaç yerine yenisini dikmek mümkündür belki, ancak yüz yıllık bir ekosistemi yeniden oluşturabilmek onlarca yıl, bazen ise yüzyıllar gerektiriyor.
Ekonomide buna “geri döndürülemeyen sermaye kaybı” deniliyor.
Yani yerine para koyarak telafi edemeyeceğiniz kayıplar…
Dünya bunun bedelini artık çok ağır ödüyor.
Uluslararası afet raporlarına göre 2025 yılında doğal afetlerin dünya ekonomisine toplam maliyeti 224 milyar dolara ulaştı. Bu devasa faturanın önemli bölümünü orman yangınları oluşturdu.
Sadece ABD’nin Los Angeles bölgesindeki yangınların ekonomik zararı 53 milyar dolar olarak hesaplandı.
Sigorta şirketlerinin ödediği tazminat ise 40 milyar doları buldu.
Bu rakamlar bize önemli bir gerçeği gösteriyor:
Artık orman yangınları yalnızca çevre felaketi değildir.
Finans piyasalarını etkileyen, sigorta sektörünü zorlayan, üretimi sekteye uğratan, kamu bütçelerini sarsan küresel bir ekonomik krizdir.
Avrupa da bu ağır faturadan kaçamıyor.
Avrupa Birliği’nde orman yangınlarının doğrudan ekonomik maliyetinin yılda yaklaşık 2,7 milyar avro olduğu hesaplanıyor. Buna turizm kayıpları, tarımsal üretimdeki düşüş, sağlık harcamaları, altyapı zararları ve karbon salımı maliyeti eklendiğinde gerçek fatura katlanarak büyüyor.
Türkiye’nin ödediği bedel ise her geçen yıl daha da ağırlaşıyor.
Türkiye, Akdeniz iklim kuşağında yer alması nedeniyle orman yangınları açısından dünyanın en riskli ülkelerinden biri haline geldi.
Resmî verilere göre yalnızca 2024 yılında 3.400’ün üzerinde orman yangını meydana geldi ve yaklaşık 26 bin hektar orman alanı zarar gördü.
2000-2024 döneminde ise 60 bini aşkın orman yangınında yaklaşık 400 bin hektar ormanlık alan tahrip oldu.
2026 yılı itibariyle tahrip olan ormanlık alanlar ise çok fazla artmış durumda.
Ancak bu kaybı yalnızca yanan hektarlarla ölçmek mümkün değildir.
Yanan her orman, azalan su kaynakları, bozulan tarım dengesi, düşen bal üretimi, zarar gören hayvancılık, kaybedilen turizm gelirleri, artan erozyon riski ve milyarlarca liralık ek kamu harcaması anlamına geliyor.
Yangınlara müdahale için kullanılan yüzlerce hava aracı, binlerce personel, arazözler, helikopterler ve diğer lojistik unsurların maliyeti kamu bütçesi üzerinde ciddi bir yük oluşturuyor.
Bunun yanında zarar gören yerleşim yerlerinin yeniden inşası, çiftçilere ve üreticilere yapılan destekler ile altyapının onarılması da ekonomik faturayı katlayarak büyütüyor.
2025 yılında yaşanan büyük yangınların ardından yalnızca yeterli olamayan afet destekleri kapsamında milyonlarca liralık kamu kaynağı kullanıldı.
Üstelik ekonomi literatüründe en büyük kayıp, hesaplanamayan kayıptır.
Bir ormanın oksijen üretiminin, karbon tutma kapasitesinin, suyu muhafaza etme gücünün, biyolojik çeşitliliğinin ve gelecek nesillere bırakacağı değerin tam bir parasal karşılığı yoktur.
İşte bu nedenle orman yangınlarının gerçek faturası, açıklanan rakamların çok daha ötesindedir.
İklim krizinin etkisiyle yangın sezonları uzuyor.
Sigorta maliyetleri artıyor.
Yatırımcılar risk hesaplarını değiştiriyor.
Kırsal bölgelerde ekonomik faaliyetler daralıyor.
Yani yangın yalnızca ormanı değil, ekonomik güveni de yakıyor.
Peki başka ülkeler ne yapıyor?
Yaklaşık 600 yıl önce Japonya, doğayla savaşmayı değil, onunla birlikte yaşamayı seçti.
14. yüzyılda geliştirilen Daisugi yöntemi, tek bir sedir ağacı kesilmeden nesiller boyunca kereste üretilebilmesini sağlıyor.
Ana ağaç yaşamaya devam ediyor, düzenli budamalarla onlarca yeni sürgün veriyor ve yaklaşık her yirmi yılda bir yeniden ekonomik değer üretiyor.
Bir ağacı kesmeden gelir elde etmek…
İşte sürdürülebilir ekonominin gerçek tanımı budur.
Avrupa ise yangınlarla mücadelede yeniden doğanın bilgeliğine yöneliyor.
İspanya, Fransa ve Portekiz’de kunduzlar, keçi ve koyun sürüleri yeniden ormanlara salınıyor.
Kunduzlar göletleri genişletirken, koyunlar, keçiler kuru otları ve çalıları temizleyerek yangınların en büyük yakıtını doğal yollarla ortadan kaldırıyor.
Üstelik bu yöntem, ağır iş makineleriyle yapılan temizlik çalışmalarından çok daha düşük maliyetli.
Hayvancılığı destekliyor.
Kırsal kalkınmayı güçlendiriyor.
Karbon salımını azaltıyor.
Ve en önemlisi, yangın riskini büyük ölçüde düşürüyor.
Demek ki çözüm bazen en pahalı teknolojilerde değil, doğanın binlerce yıldır bize öğrettiği bilgeliği yeniden hatırlamakta saklı.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan da tam olarak budur.
Yangın çıktıktan sonra gösterilen kahramanca mücadele elbette takdire değerdir.
Fakat gerçek başarı, yangının hiç çıkmamasını sağlayacak bilimsel ormancılık politikalarını hayata geçirebilmektir.
Çünkü ekonomi bize çok basit bir gerçeği öğretir:
Önlemek, her zaman telafi etmekten daha ucuzdur.
Bir ağacı büyütmek onlarca yıl sürüyor.
Yakmak ise yalnızca birkaç dakika…
Artık ormanlara sadece çevrecilerin meselesi olarak bakamayız.
Bu mesele milli servetin korunmasıdır.
Bu mesele gıda güvenliğidir.
Bu mesele su kaynaklarımızdır.
Bu mesele turizmdir.
Bu mesele çiftçidir.
Bu mesele çocuklarımızın geleceğidir.
Bu mesele ekonomidir.
Ve hepsinden önemlisi…
Bu mesele vicdandır.
Söz Sizde…
Her yaz aynı acıları yaşayıp, milyarlarca liralık doğal servetimizi alevlere teslim etmeye devam mı edeceğiz, yoksa bilimin, sürdürülebilir ormancılığın ve uzun vadeli ekonomi politikalarının ışığında kalıcı çözümler üretmek için ortak bir irade mi göstereceğiz?
Sizce orman yangınlarıyla mücadelede en büyük eksikliğimiz nedir? Önleyici politikalar mı, denetim yetersizliği mi, caydırıcı cezalar mı, yoksa toplum olarak doğaya karşı yeterince sorumluluk hissetmeyişimiz mi?
Ve ikinci sorumuz…
Çocuklarımıza yemyeşil ormanlar, bereketli topraklar, güçlü bir ekonomi ve yaşanabilir bir gelecek bırakmak elimizdeyken, küle dönmüş dağları, kuruyan su kaynaklarını ve geri dönüşü olmayan kayıpları miras bırakmaya gerçekten hakkımız var mı?
Söz artık sizde… Çünkü doğayı korumak sadece devletin değil, hepimizin ortak sorumluluğu, geleceği korumak ise ertelenemeyecek bir vicdan ve ekonomi meselesidir.
Erhan Yurdayüksel
01 Ağustos 2026