Belçika’da son dönemde aşırı sağ çevrelerin giderek daha yüksek sesle dile getirdiği bir talep, kamuoyunun gündemini meşgul ediyor.
Mevcut göç politikasının “yetersiz” olduğu iddiasıyla, çok daha sert ve kapsamlı sınır dışı operasyonlarını yürütecek özel bir ajansın kurulması.
İlk bakışta bu öneri, seçmene verilen bir “kararlılık” mesajı gibi sunuluyor. Ancak meselenin siyasi söylemlerin ötesinde, çoğu zaman görmezden gelinen çok daha somut bir boyutu var, ‘ekonomi’ ! Ve bu boyut, atılacak adımların gerçek maliyetini ortaya koyuyor.
Aslında bu yaklaşım yalnızca Belçika’ya özgü değil. Avrupa genelinde göçmenlerin tespiti ve sınır dışı edilmesi süreçlerini hızlandırmayı amaçlayan merkezi ve yüksek bütçeli yapılar giderek daha fazla siyasi destek buluyor.
Ancak bu politikalar tasarlanırken yapılan en büyük hata, göçün yalnızca bir “güvenlik” meselesi olarak ele alınmasıdır. Oysa göç, doğrudan iş gücü piyasalarını, üretim kapasitesini, kamu maliyesini ve uzun vadeli büyüme potansiyelini etkileyen temel bir ekonomik değişkendir.
Bu noktada “operasyonel körlük” yalnızca sosyal değil, ekonomik bir körlüğe de işaret ediyor.
Yakın geçmişte Amerika Birleşik Devletleri’nde yürütülen geniş çaplı operasyonlar bunun çarpıcı bir örneğini sundu.
Hedef “belgesiz göçmenler” olsa da, uygulamada ortaya çıkan belirsizlik ortamı, yasal statüye sahip çalışanları dahi iş gücü piyasasından geri çekti.
Özellikle tarım, inşaat, lojistik ve hizmet sektörlerinde ani iş gücü daralmasına yol açtı, sonuç ise üretim kaybı, artan maliyetler ve yükselen fiyatlar oldu.
Benzer bir senaryonun Avrupa’da yaşanmayacağını düşünmek gerçekçi olmaz.
Belçika gibi yaşlanan nüfusa sahip ekonomilerde iş gücü arzı zaten yapısal olarak daralıyor. Düşük doğum oranları, emekli olan nüfusun yerini dolduracak yeterli sayıda yerli iş gücü olmadığını açıkça gösteriyor. Bu boşluk büyük ölçüde göçmen emeğiyle telafi ediliyor. Tarımdan sağlığa, inşaattan bakım hizmetlerine kadar birçok sektör fiilen göçmen iş gücüne bağımlı durumda.
Bu gerçeklik ortadayken, geniş çaplı sınır dışı operasyonlarının yaratacağı ilk etki yaşanacak olan iş gücü şokudur.
Bu şok yalnızca “kaç kişinin gönderildiği” ile sınırlı kalmaz. Belirsizlik ortamı, yasal çalışanları da etkileyerek iş gücüne katılımı düşürür. İşverenler için artan işçi bulma maliyetleri, üretim kapasitesini sınırlar. Bu da zincirleme şekilde fiyatlara yansır ve enflasyonist baskıyı artırır.
Daha da önemlisi, bu tür politikaların kamu maliyesi üzerindeki yükü çoğu zaman hafife alınır. Oysa büyük ölçekli sınır dışı operasyonları; güvenlik, gözaltı, yargı süreçleri, lojistik ve diplomatik koordinasyon gibi kalemlerde son derece yüksek maliyetler doğurur. Yapılan analizler, bu tür operasyonların kişi başına maliyetinin, çoğu zaman o kişinin ekonomiye sağladığı yıllık katkıdan daha yüksek olabildiğini gösteriyor.
Başka bir ifadeyle, bu politikalar yalnızca sosyal değil, mali açıdan da sürdürülebilir değildir.
Öte yandan göçmenlerin ekonomiye katkısı yalnızca “ucuz iş gücü” tartışmasına indirgenemez. Göçmenler aynı zamanda tüketicidir. Kira öder, alışveriş yapar, vergi verir. Yerel ekonomide talep yaratır. Küçük işletmelerin ayakta kalmasında kritik rol oynar. Birçok Avrupa kentinde mahalle ekonomilerinin canlılığı doğrudan göçmen nüfusun varlığıyla bağlantılıdır.
Bu nedenle kitlesel dışlama politikaları yalnızca arz tarafını değil, talep tarafını da zayıflatır. Sonuç daralan bir ekonomidir.
Avrupa’nın Türkiye ile kurduğu ilişki de bu ekonomik çerçevede yeniden düşünülmeli. Göç yükünü sınırların dışına itme stratejisi, kısa vadede maliyetleri azaltıyor gibi görünse de, aslında sorunu çözmek yerine erteleyen bir yaklaşım sunuyor. Göçün “dışsallaştırılması”, Avrupa’nın kendi iş gücü ihtiyaçlarını ve demografik gerçeklerini değiştirmiyor.
Aksine, bu yaklaşım uzun vadede daha yüksek maliyetler doğurabilecek yapısal bir uyumsuzluk yaratıyor.
Belçika’nın mevcut ekonomik gerçekliği bu tabloyu daha da netleştiriyor. Yaşlanan nüfus, artan sosyal güvenlik yükü ve daralan iş gücü havuzu, ekonominin sürdürülebilirliği açısından ciddi riskler barındırıyor. Bu koşullarda göç, bir “yük” değil, doğru yönetildiğinde bir dengeleyici mekanizma işlevi görüyor.
Entegrasyon politikalarının başarısı burada kritik hale geliyor. İş gücüne hızlı ve etkin katılım sağlayan göçmenler, kamu maliyesine net katkı sunarken sistem dışında bırakılan bireyler ise potansiyel ekonomik değerin kaybına dönüşüyor. Yani mesele göçün varlığı değil, nasıl yönetildiğidir.
Bugün Belçika ve genel olarak Avrupa kritik bir ekonomik eşikte duruyor. Bir tarafta kısa vadeli siyasi kazanç uğruna sertleşen politikalar, diğer tarafta uzun vadeli büyüme, üretim ve mali sürdürülebilirlik gerçekliği var.
Soru artık ideolojik değil, doğrudan ekonomik:
Avrupa, iş gücüne ihtiyaç duyduğu bir dönemde, bu iş gücünü sistemin dışına itmenin maliyetini gerçekten karşılayabilir mi?
Gerçekçi bir göç politikası, yalnızca sınırları değil iş gücü piyasasını, kamu maliyesini ve demografik dönüşümü birlikte düşünmek zorundadır. Aksi halde alınan her “sert” önlem, ekonomide daha derin ve kalıcı kırılganlıklar yaratacaktır.
Ve unutulmamalıdır ki Ekonomi, siyasi sloganlarla değil, sayılarla çalışır.
Erhan Yurdayüksel
07 Nisan 2026