Erhan Yurdayüksel: İp Cambazlığı

Küresel Enerjinin İp Cambazlığı: Yeşile Uçarken Boşlukta Denge Arayışı

Bu hafta sonu çay keyfimize, küresel enerjinin adeta bir ip cambazlığına döndüğünden söz ederek başlamak istiyorum.

Ama önce gelin, ince belli bardakta çayımızı yudumlarken dünyanın ağır meselelerinden biraz uzaklaşalım.

Birkaç dakika olsun savaşlardan, krizlerden, faizlerden, döviz kurlarından ve enerji faturalarından konuşmayalım.

Havadan sudan başlayalım…

Çünkü bazen insan, dünyanın bütün yükünü omuzlarında taşırken, o yükün altında ezilmemek için küçük bir mola vermek zorunda.

Fakat ne yazık ki küresel ekonomi bize çok fazla izin vermiyor.

Tam çayımızdan bir yudum almışken, gözümüzü gökyüzüne çevirdiğimizde karşımıza yine denge meselesi çıkıyor.

Bu kez bir insanın üzerinde yürüdüğü incecik bir ipte değil, dünyanın enerji geleceğinde…

Seul semalarında 160 metrelik bir ders

Estonyalı dünyaca ünlü ip cambazı Jaan Roose, Güney Kore’nin başkenti Seul’de gerçekleştirdiği 160 metrelik ip yürüyüşüyle izleyenlerin nefesini kesti.

Gökdelenlerin arasında, Cheonggyecheon deresinin akışına eşlik eden bu gösteride Roose, yüzlerce metre yükseklikte incecik bir ipin üzerinde adeta yerçekimine meydan okudu.

Aşağıda binlerce insan…

Yukarıda boşluk…

Ortada ise yalnızca bir ip ve o ipin üzerinde milimetrik hesaplarla ilerleyen bir insan.

Aslında bu görüntü, sadece bir gösteri değildi.

Modern dünyanın hikâyesinin küçük bir özeti gibiydi.

Çünkü bugün dünya ekonomisi de aynı ip üzerinde yürüyor.

Bir tarafta enerji ihtiyacı, sanayi, büyüme, istihdam ve refah…

Diğer tarafta iklim değişikliği, çevre, biyoçeşitlilik ve gelecek kuşaklar…

Ve bu iki tarafın arasında giderek incelen bir denge ipi…

Almanya gökyüzüne doğru yeni bir ip geriyor

Bu ip cambazlığının bir başka sahnesi ise Almanya’da kuruluyor.

Schipkau’da yükselen ve 365 metreye ulaşması planlanan dev rüzgâr türbini, yenilenebilir enerjinin geldiği noktayı göstermesi açısından başlı başına dikkat çekici.

365 metre!

Dile kolay…

Neredeyse gökyüzüne uzanan bir enerji direği.

Ama burada mesele yalnızca yükseklik değil.

Türbinin daha yüksek noktalardaki güçlü ve istikrarlı rüzgârlardan yararlanması hedefleniyor.

Bunun anlamı ise basit:

Daha fazla rüzgâr, daha fazla elektrik, daha fazla enerji arzı ve teorik olarak daha yüksek verimlilik.

Enerji ekonomisinin temel matematiği de zaten burada başlıyor.

Dünyanın nüfusu artıyor.

Elektriğe olan ihtiyaç büyüyor.

Veri merkezleri, yapay zekâ, elektrikli araçlar, sanayi tesisleri ve şehirler daha fazla enerji talep ediyor.

Üstelik dünya bir yandan fosil yakıtlardan uzaklaşmaya çalışıyor.

Dolayısıyla enerji artık yalnızca ekonomik bir girdi değil.

Ekonomik güvenliğin kendisi haline geliyor.

Enerjiyi kontrol edemeyen bir ekonomi, maliyetlerini de kolay kolay kontrol edemiyor.

İşte tam bu noktada rüzgâr, güneş, hidrojen, nükleer enerji ve diğer alternatifler yalnızca çevre politikalarının konusu olmaktan çıkıyor, doğrudan doğruya ekonomik rekabetin, sanayi politikasının ve sermaye hareketlerinin merkezine oturuyor.

Ancak ipin diğer tarafında başka bir gerçek var.

Rüzgârın altında sessiz bir hayat devam ediyor

Fosil yakıtlardan uzaklaşırken gerçekten daha temiz bir dünya mı kuruyoruz?

Yoksa bir sorunu çözerken başka bir sorunu mu büyütüyoruz?

İşte Kuzey Denizi’ndeki çalışmalar bu soruyu yeniden gündeme getiriyor.

Avrupa, açık deniz rüzgâr enerjisinde dünyanın önemli merkezlerinden biri.

Kurulu kapasite 30 GW’ın üzerinde ve Avrupa ülkeleri önümüzdeki yıllarda Kuzey Denizi’nde çok daha büyük bir kapasite oluşturmayı planlıyor.

Milyarlarca avroluk yatırımlar…

Devasa enerji projeleri…

Trilyon avroluk sermayeyi harekete geçirme hedefleri…

Bütün bunların arkasında çok güçlü bir ekonomik gerekçe var.

Avrupa enerji güvenliğini artırmak, fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmak ve temiz enerji ekonomisinde rekabet gücünü korumak istiyor.

Fakat Kuzey Denizi’nin üzerinde başka bir trafik daha var.

Göçmen kuşların trafiği…

Milyonlarca kuş, özellikle ilkbahar ve sonbahar dönemlerinde denizin üzerinden geçiyor.

Dolayısıyla insanın enerji koridorlarıyla kuşların göç yolları aynı gökyüzünü paylaşmak zorunda kalıyor.

İşte ip cambazlığı burada yeniden karşımıza çıkıyor.

Milyarlarca avroluk yatırım ile birkaç gramlık bir kuşun kaderi

Vattenfall ve Wageningen University & Research tarafından yürütülen bir pilot çalışmada, açık deniz rüzgâr türbinleri çevresindeki kuş hareketleri termal kameralar ve yapay zekâ yardımıyla izlendi.

Yaklaşık bir yıllık gözlem döneminde 22 olası kuş çarpışması tespit edildi, bunlardan ikisi doğrulandı, biri ise yüksek olasılıklı kabul edildi.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrıntı var:

Araştırmacılar bu sonuçların bütün açık deniz rüzgâr santrallerine doğrudan uygulanamayacağını özellikle belirtiyor.

Yani elimizde henüz dünyanın bütün rüzgâr türbinlerini kapsayacak kesin bir tablo yok.

Fakat başka çalışmalar da önemli bir noktaya işaret ediyor.

Almanya’daki bir çalışmada radar ve yapay zekâ destekli kameralarla 4 milyondan fazla kuş hareketi incelendi ve göçmen kuşların yüzde 99,8’inden fazlasının türbinlerden güvenilir biçimde kaçındığı tespit edildi.

Norveç’teki Smøla rüzgâr sahasında ise türbin kanatlarından birinin siyaha boyanmasının kuş ölümlerini önemli ölçüde azaltabildiğine ilişkin bulgular elde edildi.

Demek ki mesele yalnızca “rüzgâr türbini kuralım mı, kurmayalım mı?” sorusundan ibaret değil.

Asıl mesele:

Nasıl kuralım?

Nereye kuralım?

Hangi göç yollarından uzak duralım?

Hangi türleri koruyalım?

Hangi teknolojiyi kullanalım?

Ve en önemlisi…

Enerji üretirken çevresel maliyeti nasıl hesaplayalım?

Ekonominin görünmeyen faturası

Ekonomide bazı maliyetler vardır ki bilançolarda hemen görünmez.

Bir fabrikanın elektrik faturası görünür.

Bir petrol tankerinin maliyeti görünür.

Bir rüzgâr türbininin yatırım bedeli görünür.

Ama kaybolan bir habitatın ekonomik değeri?

Azalan biyoçeşitliliğin maliyeti?

Ekosistemin gelecekte sağlayacağı faydalar?

Bunları hesaplamak çok daha zordur.

İşte modern ekonominin en büyük paradokslarından biri burada yatıyor.

Rakamlarla ölçebildiğimiz şeylere değer biçmek kolay, ölçemediğimiz şeylerin değerini ise çoğu zaman çok geç anlıyoruz.

Bugün bir enerji yatırımını “kaç megavat elektrik üretecek?” diye hesaplayabiliyoruz.

Ama aynı yatırımın gelecek 30 yıl boyunca ekosistem üzerinde oluşturacağı toplam etkiyi aynı kesinlikle hesaplayabiliyor muyuz?

Belki de asıl ip burada geriliyor.

Yeşil dönüşümün de bir faturası var

Dünyanın fosil yakıtlardan uzaklaşması ucuz bir süreç değil.

Yeni elektrik şebekeleri gerekiyor.

Depolama sistemleri gerekiyor.

Rüzgâr ve güneş yatırımları gerekiyor.

Enerji altyapısının yenilenmesi gerekiyor.

Yeni madenler, yeni tedarik zincirleri ve yeni teknolojiler gerekiyor.

Bütün bunlar devasa sermaye gerektiriyor.

Dolayısıyla “yeşil dönüşüm” yalnızca çevreci bir dönüşüm değil, aynı zamanda dünyanın en büyük ekonomik yeniden yapılanmalarından biri.

Sermaye nereye akacak?

Hangi ülkeler teknoloji üretecek?

Hangi ülkeler enerji ithalatına bağımlı kalacak?

Hangi şirketler yeni enerji ekonomisinin kazananları olacak?

Hangi sektörler maliyet baskısıyla karşılaşacak?

Ve tüketici bütün bunların sonunda elektriğini, ulaşımını ve günlük yaşamını ne kadara sürdürebilecek?

İşte bütün bu sorular, Seul’deki o 160 metrelik ipin üzerine dizilmiş gibi.

Bir adım fazla sağa…

Denge bozulabilir.

Bir adım fazla sola…

Yine denge bozulabilir.

Dünyanın yeni enerji cambazlığı

Belki de küresel ekonominin önümüzdeki birkaç on yılını tek bir görüntüyle anlatmak gerekirse, o görüntü Jaan Roose’un gökdelenlerin arasındaki ip yürüyüşü olabilir.

Aşağıda uçurum.

Yukarıda gökyüzü.

Ortada incecik bir ip.

Bir tarafta enerji arz güvenliği…

Diğer tarafta iklim krizi…

Bir tarafta ekonomik büyüme…

Diğer tarafta doğanın sınırları…

Bir tarafta milyarlarca avroluk yatırımlar…

Diğer tarafta küçücük bir kuşun yaşamı…

Ve bütün bunların üzerinde yürümeye çalışan dünya ekonomisi…

Üstelik bu cambazlığın en zor tarafı, ipte yalnızca bir kişinin yürümemesi.

Milyarlarca insan aynı ipin üzerinde.

Bir ülkede alınan enerji kararı, başka bir ülkedeki üretim maliyetini etkiliyor.

Bir bölgedeki savaş, petrol ve doğal gaz fiyatlarını değiştiriyor.

Bir enerji yatırımı, başka bir coğrafyada maden talebini artırıyor.

Bir elektrik fiyatındaki yükseliş, bir fabrikanın rekabet gücünü etkiliyor.

Bir enerji dönüşümü ise milyonlarca insanın çalışma ve tüketim alışkanlıklarını değiştirebiliyor.

Dolayısıyla artık enerji meselesi yalnızca “elektriği nereden üreteceğiz?” sorusu değil.

Nasıl bir ekonomik düzen kuracağımızın sorusu.

Çayımızın son yudumunda…

Çayımız soğumaya, dünya ise dönmeye devam ediyor.

Seul’de bir ip cambazı, yüzlerce metre yükseklikte dengesini korumaya çalışıyor.

Almanya’da 365 metrelik bir türbin gökyüzüne yükseliyor.

Kuzey Denizi’nde milyarlarca avroluk enerji yatırımları için yeni projeler hazırlanıyor.

Aynı gökyüzünde milyonlarca kuş göç ediyor.

İnsan ise bütün bunların ortasında, hem enerjiyi ucuz ve güvenilir hale getirmeye hem de gezegeni yaşanabilir tutmaya çalışıyor.

Belki de çağımızın en büyük ekonomik sorusu tam olarak burada gizli:

Dünyayı daha fazla enerjiyle beslerken, üzerinde yaşadığımız dünyayı tüketmeden bunu başarabilecek miyiz?

Ve şimdi sözü size bırakırken, ince belli bardaktaki çayın son yudumunu alıp iki soruyu birlikte düşünelim:

Birincisi: Küresel enerji ihtiyacını karşılamak için hızlanan yeşil dönüşümde, ekonomik büyüme ile doğanın korunması arasındaki dengeyi hangi bedeli göze alarak kuracağız, bugün kazandığımız enerji ve refahın gerçek maliyetini gelecek kuşaklara mı bırakacağız?

İkincisi: Seul’ün gökdelenleri arasında incecik bir ipin üzerinde yürüyen cambaz gibi, dünya ekonomisi de enerji güvenliği, ekonomik büyüme ve ekolojik denge arasında yürürken, sizce insanlık bu ipin iki tarafındaki uçurumu görerek mi ilerliyor, yoksa ip gerildikçe dengeyi kaybetme ihtimalini ancak düştüğünde mi anlayacak?

Çay bitti.

İp hâlâ gerili…

Ve bizler, ne yerdeyiz ne gökte, bir garip seferin içinde, incecik bir ipin üzerinde yürümeye devam ediyoruz.

Erhan Yurdayüksel

03 Ekim 2026