Erhan Yurdayüksel: O Saat!..

O SAAT OLMASAYDI, BUGÜN BİZ KİM OLACAKTIK?

Bir cep saati, bir hayat ve bir milletin geleceğine uzanan tarihî bir ihtimal…

Bir ülke yalnızca topraklarını değil, umudunu, ahlakını ve evlatlarının geleceğini de kaybedebilir.

Bazen tarihin akışı, yaşanan küçücük bir olayla bambaşka bir yöne evrilebilir.

Peki, 10 Ağustos 1915’te, Mustafa Kemal Atatürk’ün göğsündeki cep saati olmasaydı bugün nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk?

Güzel bir pazar sabahı… Sade, okkalı kahvemizi elimize alalım. Bir yudum kahve, biraz memleket meselesi, biraz tarih, biraz ekonomi, biraz da vicdan…

Bugünün sohbetine başlarken küçük bir uyarımız olsun:

Kulağı olup duymayanları, gözü olup görmeyenleri, dili olup konuşmayanları şimdilik kendi hâllerine bırakalım.

Gerçi onları sohbete dâhil etsek de Üç Maymun’u oynamaya devam etseler de biz en iyisi kahvemizi yudumlayıp memleketin gerçekleriyle yüzleşelim.

Çünkü bugün soracağımız soru, yalnızca geçmişi değil, bugünü ve yarını da ilgilendiriyor.,

Bir cep saati, bir hayat ve tarihin ince çizgisi

10 Ağustos 1915… Conkbayırı…

Mustafa Kemal Atatürk, cephede görev yaptığı sırada göğsüne isabet eden bir şarapnel parçasıyla ölümle burun buruna gelir.

Göğüs cebinde bulunan cep saati bu darbeyle parçalanır.

Tarihî anlatımlarda, saatin şarapnelin etkisini karşılaması sayesinde Atatürk’ün ölümcül bir yaralanmadan kurtulduğu aktarılır.

Şimdi bir an durup düşünelim.

O şarapnel parçası cebindeki saate değil de doğrudan kalbine isabet etseydi ne olurdu?

Mustafa Kemal o gün hayatını kaybetseydi, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan aynı lider olur muydu?

Millî Mücadele aynı biçimde örgütlenebilir miydi?

Kurtuluş Savaşı aynı sonuçla biter, Türkiye Cumhuriyeti bugün bildiğimiz şekliyle kurulabilir miydi?

Bu soruların kesin cevaplarını bilmiyoruz.

Belki başka bir komutan öne çıkacaktı.

Belki başka bir lider bağımsızlık mücadelesine öncülük edecekti.

Belki de tarih, bugün hayal bile edemeyeceğimiz bir yola girecekti.

Ancak bildiğimiz bir gerçek var:

Mustafa Kemal Atatürk, Millî Mücadele’nin örgütlenmesinde, askerî ve siyasi liderliğinde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda lider olarak belirleyici bir rol oynadı.

Bu nedenle göğsündeki cep saatine çarpan şarapnel parçasını yalnızca bir insanın ölümden dönüş hikâyesi olarak değerlendiremeyiz.

Bu olay, tarihin akışının bazen ne kadar hassas dengeler üzerinde ilerleyebildiğini gösteren çarpıcı bir semboldür.

Elbette bir milletin kurtuluşunu yalnızca bir saate, tek bir insana ya da tesadüfe bağlayamayız.

Cumhuriyet’in kuruluşu, milletin iradesinin, Millî Mücadele’ye katılan insanların fedakârlığının, ortak çabanın ve bağımsızlık kararlılığının sonucudur.

Ancak Atatürk’ün o gün hayatta kalmasının, sonraki yıllarda üstleneceği tarihî sorumluluklar düşünüldüğünde ne kadar önemli bir ihtimalin kapısını açık tuttuğunu da göz ardı edemeyiz.

Belki de asıl mesele, bugün hangi ülkede yaşadığımızdan önce, bu ülkenin hangi mücadelelerin sonucunda kurulduğunu ve bize bırakılan mirasın değerini ne kadar anladığımızı sorgulamaktır.

Bir milletin bağımsızlığı, evlatlarının geleceğiyle ölçülür.

Atatürk’ün hayatta kaldığı o günü düşündüğümüzde aklımıza yalnızca Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet gelmemeli.

O mücadelenin hangi amaçla verildiğini de hatırlamalıyız.

Amaç yalnızca bir toprağı işgalden kurtarmak değildi.

O topraklarda doğacak çocukların kendi kaderlerini belirleyebilmesi, özgür yaşayabilmesi, eğitim alabilmesi ve onurlu bir gelecek kurabilmesiydi.

Peki, bugün o tarihî mücadelenin mirasçılarına nasıl bir gelecek sunuyoruz?

Gençlerimize yalnızca geçmişin kahramanlıklarını anlatmak yeterli mi?

Üniversite sıralarında eğitim görürken barınma, beslenme ve geçim kaygısıyla boğuşan, mezun olduğunda iş bulmakta zorlanan ya da emeğinin karşılığını alamadığı için başka ülkelerde gelecek arayan gençlere nasıl bir Cumhuriyet mirası bırakıyoruz?

İşte bugün asıl konuşmamız gereken meselelerden biri budur.

Bir profesörün sözleri, binlerce ailenin sessiz çığlığı!

Geçtiğimiz günlerde saygıdeğer bir hukuk profesörümüzle yaptığım sohbet, yüreğime ağır bir taş gibi oturdu.

Hocamız, ülkemizde yaşanan ekonomik sıkıntılar nedeniyle bazı üniversite öğrencilerinin cinsel sömürüye ve seks işçiliğine yönelmek zorunda kaldıklarını anlattı.

Bu sözler üzerinde öylece durup geçmek mümkün mü?

Bir düşünün…

Bir aile, yıllarca dişinden tırnağından artırarak çocuğunu okutuyor.

Genç, üniversite sıralarında ülkesine faydalı olmanın, bir meslek sahibi olmanın ve ailesinin yüzünü güldürmenin hayalini kuruyor.

Belki annesi, çocuğuna harçlık gönderebilmek için kendi ihtiyaçlarından kısıyor. Belki babası, yıllardır ertelediği bir tedaviyi yeniden erteliyor.

Belki bütün aile, çocukları okuyup bir meslek sahibi olsun diye sessizce fedakârlık yapıyor.

Sonra o genç, yükselen kiraların, yetersiz bursların, beslenme giderlerinin ve geçim kaygısının ortasında kalıyor.

Burs yetmiyor.

Aile bütçesi yetişmiyor.

Çalışmak isteyen her genç uygun bir iş bulamıyor.

Bulduğu iş de kimi zaman eğitimini sürdürmesine yetecek bir gelir sağlamıyor.

Bir noktadan sonra mesele, hangi kitabın okunacağı olmaktan çıkıyor, ertesi gün karnını doyurabilmek, kirasını ödeyebilmek ve eğitimine devam edebilmek meselesine dönüşüyor.

İşte insanın yüreğini parçalayan dram budur!

Elbette her öğrencinin hayatı ve yaşadığı koşullar farklıdır.

Hiç kimsenin yaşamını tek bir nedene indirgemek doğru değildir.

Ancak ekonomik çaresizliğin bazı gençleri istismara karşı daha savunmasız hâle getirebildiğini de görmezden gelemeyiz.

Bir gencin eğitimini sürdürebilmek için insan onurunu tehdit eden koşullarla karşı karşıya kalması, yalnızca o gencin ya da ailesinin sorunu değildir.

Bu, toplumun tamamını ve kamusal sorumlulukları ilgilendiren ciddi bir meseledir.

Çünkü bir ülkenin geleceği, gençlerinin yalnızca hayatta kalmaya çalıştığı bir düzene teslim edilemez.

Eleştiri var, şikâyet var, peki, çözüm nerede?

Gelin, bu meseleyi yalnızca yakınma konusu olmaktan çıkaralım.

Hukukçularımız, iktisatçılarımız, sosyologlarımız ve sosyal politika uzmanlarımız somut çözüm önerileri geliştirsin.

Öğrencilerin barınma, beslenme, burs ve istihdam sorunları güvenilir verilerle ortaya konulsun.

İstismarı önleyecek mekanizmalar güçlendirilsin, ihtiyaç sahibi gençlerin eğitimlerini sürdürebilmeleri için etkili destekler sağlansın.

Bilim insanlarının sorunları gündeme taşıması ve çözüm arayışını sürdürmesi kıymetlidir.

Ancak akademinin çabası, karar alıcıların sorumluluğunun yerini tutamaz.

Bilim sorunları ortaya koymalı, çözüm yolları geliştirmeli, kamu yönetimi ise bunları adil, ölçülebilir ve sürdürülebilir politikalara dönüştürmelidir.

Çünkü bu ülke hepimizin.

Bu evlatlar bizim.

Onlara bırakacağımız miras yalnızca sınırları belli bir toprak parçası değil, onurla yaşayabilecekleri, emeklerinin karşılığını alabilecekleri ve yarınlarından korkmayacakları bir vatan olmalıdır.

Bağımsızlık, yalnızca sınırları korumak değildir.

Bir ülkenin bağımsızlığı, yalnızca siyasi sınırlarının korunmasıyla ölçülemez.

Üretebilmek, temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek, stratejik kaynaklarını akılcı yönetebilmek, gençlerine iş ve gelecek sunabilmek ve hukukun önünde herkesin eşit olduğunu hissettirebilmek de bağımsızlığın temel unsurlarıdır.

Bir ülke temel gıda ürünlerinde, enerjide veya sanayisinin kritik girdilerinde aşırı dışa bağımlı kalıyorsa küresel krizler karşısında kırılganlığı artabilir.

Dışarıdaki bir savaş, enerji fiyatlarındaki dalgalanma veya uluslararası finansman koşullarındaki değişim, dönüp dolaşıp vatandaşın sofrasına kadar ulaşabilir.

Bu nedenle ekonomik bağımsızlık, yalnızca iktisatçıların tartışacağı bir konu değildir.

Aynı zamanda millî güvenlik, toplumsal adalet ve ulusal egemenlik meselesidir.

Çünkü bir milletin geleceği yalnızca geçmişte kazandığı başarılarla belirlenmez.

Kurduğu kurumlar, üretim kapasitesi, eğitim sistemi, hukuk düzeni ve sonraki kuşaklara sunduğu imkânlar da o geleceği şekillendirir.

Büyük Ortadoğu Projesi ve ekonomik bağımsızlığın sınavı…

Gelelim uzun zamandır üzerinde tartışılan Büyük Ortadoğu Projesi’ne…

2000’li yıllarda gündeme gelen Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika girişimleri, bölgenin siyasi ve ekonomik dönüşümüne ilişkin tartışmaların merkezinde yer aldı.

Resmî söylemlerde demokrasi, reform, kalkınma ve serbest piyasa gibi kavramlar öne çıkarılırken uygulamaların sonuçları ve dış müdahalelerin etkileri konusunda ciddi eleştiriler de dile getirildi.

Ancak bölgedeki bütün savaşları ve ekonomik krizleri tek bir projeyle açıklamak doğru olmaz.

Her ülkenin kendine özgü siyasi koşulları, iç çatışmaları, yönetim tercihleri ve uluslararası ilişkileri vardır.

Bununla birlikte dış müdahalelerin, jeopolitik rekabetin ve yanlış ekonomik politikaların bölge halkları üzerinde yarattığı ağır sonuçları da görmezden gelemeyiz.

Irak’ta 2003 sonrasında yaşanan savaş ve istikrarsızlık, Suriye’de 2011’den itibaren derinleşen çatışmalar ve bölgenin başka noktalarındaki krizler milyonlarca insanın hayatını altüst etti.

İran’ın acı veren durumu ortadadır.

Fabrikalar zarar gördü, tarım alanları kullanılamaz hâle geldi, yollar ve enerji altyapıları tahrip edildi.

İnsanlar evlerini terk etti, işletmeler kapandı ve nitelikli insan gücünün önemli bir bölümü göç etmek zorunda kaldı.

Bir ülkenin yıkılması, yalnızca binalarının yıkılması değildir.

Üretim kapasitesi, eğitim düzeni, sağlık sistemi, ticari ilişkileri ve toplumsal hafızası da yara alır.

Bir fabrika bombalandığında yalnızca makineler kaybolmaz, işçilerin gelirleri, ailelerin geçim kaynakları ve çevresindeki ekonomik hayat da darbe alır.

Bir tarım bölgesi üretim yapamaz hâle geldiğinde çiftçinin yanı sıra nakliyeci, esnaf, gıda üreticisi ve tüketici de asıl canından olan çocuklar, gençler, kadınlar bu yıkımdan etkilenir.

Savaş sona erse bile ekonomik yıkımın faturası uzun yıllar boyunca ödenmeyebilir.

Yeniden inşa için kaynak gerekir; dış finansman ihtiyacı ve borç yükü artabilir.

Üretim kapasitesini kaybeden ülkelerin kendi ayakları üzerinde yeniden durması zorlaşabilir.

Bölgenin petrol ve doğal gaz zenginliği de tek başına refah sağlamaya yetmez.

Bu kaynaklardan elde edilen gelirin nasıl yönetildiği, ne kadarının eğitim ve sağlığa ayrıldığı, yerli sanayinin geliştirilmesinde kullanılıp kullanılmadığı ve ekonominin çeşitlendirilip çeşitlendirilmediği belirleyicidir.

Türkiye açısından da bölgesel istikrarsızlığın ihracat pazarlarına, sınır ticaretine, enerji maliyetlerine, göç hareketlerine ve kamu harcamalarına etkileri olabilir.

Ancak bu etkileri değerlendirirken somut verilere dayanmalı, içerideki ekonomik tercihleri ve yönetim sorumluluğunu da tartışabilmeliyiz.

Dışarıdaki gelişmeleri doğru okumak kadar içerideki yanlışları düzeltebilmek de bağımsızlığın gereğidir.

Mutfaktaki yangın ve gençlerin kaybolan umutları…

Ekonominin gerçek yüzünü bazen bir pazar filesinin içindeki birkaç ürüne bakarak anlayabiliriz.

Bir ailenin haftalık mutfak alışverişi için ayırdığı para temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyorsa yalnızca fiyat etiketleri değişmiyor demektir.

Gelir ile gider arasındaki denge bozuluyor, satın alma gücü aşınıyor demektir.

Enflasyonun yükü özellikle sabit ve düşük gelirli kesimlerin omuzlarına biner.

Emekli, asgari ücretli, dar gelirli çalışan ve ailesinden sınırlı destek alan öğrenci için seçenekler çok daha dardır.

Kira yükseldiğinde başka bir giderden kısmak gerekir.

Gıda pahalandığında daha ucuz ürünlere yönelinir.

Elektrik, su ve ulaşım faturaları arttığında sosyal yaşamdan vazgeçilir.

Bir süre sonra tasarruf edilecek alan kalmaz, insan temel ihtiyaçlarından kısmaya başlar.

Çocuğuna daha iyi beslenme imkânı sunamadığı için üzülen bir anne, kirasını ödeyemediği için süre isteyen bir baba, mezun olduğu hâlde iş bulamayan bir genç…

Bunların hiçbiri yalnızca istatistik değildir.

Her birinin arkasında bir hayat, bir beklenti ve ertelenmiş bir umut vardır.

Ekonomik bağımlılık da bu tabloyu ağırlaştırabilir.

Bir ülke enerji ihtiyacını karşılamak için sürekli döviz bulmak zorundaysa, sanayisi kritik girdilerde dışarıya bağımlıysa ve yüksek teknoloji üretemiyorsa küresel şoklardan daha fazla etkilenebilir.

Çözüm, dış ticareti kapatmak veya bütün ithalatı kötülemek değildir.

Çözüm, tarımda verimliliği artırmak, sanayide yüksek katma değerli üretimi geliştirmek, teknolojiye yatırım yapmak, enerji verimliliğini güçlendirmek ve nitelikli iş gücünü korumaktır.

Bir gencin bilim insanı olabilmesi için ekonomik kaygılar yüzünden eğitiminden kopmaması gerekir.

Bir mühendisin ülkesinde kalabilmesi için emeğinin karşılığını alabilmesi gerekir.

Bir çiftçinin üretmeye devam edebilmesi için toprağından geçimini sağlayabilmesi gerekir.

Ekonomik bağımsızlık, vatandaşın alın terinin kendi ülkesinde değer bulmasıyla güçlenir.

Geçmişte kazanılan bağımsızlık, gelecekteki imkânlarımızı korumak için tek başına yeterli değildir.

Cumhuriyet’in bize bıraktığı kazanımları yaşatmak ve bunları yeni kuşakların hayatında somut bir karşılığa dönüştürmek zorundayız.

Ekonomik kriz yalnızca cüzdanı değil, vicdanı da sınar…

Ekonomi yalnızca döviz kurlarından, faiz oranlarından ve büyüme rakamlarından ibaret değildir.

İnsan davranışlarının ve toplumsal ilişkilerin de bir yansımasıdır.

Geçim sıkıntısı derinleştiğinde güven, dayanışma ve adalet duygusu ağır bir sınavdan geçer.

Yoksulluk insanı ahlaksız yapmaz.

Ekonomik sıkıntı yaşayan insanların büyük çoğunluğu, bütün zorluklara rağmen dürüstlüklerinden vazgeçmeden yaşamaya çalışır.

Asıl tehlike, yanlış davranışları ödüllendiren ve dürüstlüğün bedelini ağırlaştıran bir düzenin yerleşmesidir.

Albert Bandura’nın ahlaki kopuş kuramı, insanların kendi ahlaki ölçütleriyle çelişen davranışlarını çeşitli gerekçelerle nasıl meşrulaştırabildiklerini açıklar.

Ekonomik baskı altında birisi, haksız kazancını “Herkes böyle yapıyor” diyerek savunabilir.

Başkalarının da kuralları çiğnediğini ileri sürerek kendi sorumluluğunu küçültebilir.

Oysa başkalarının yanlış yapması, bizim yanlışlarımızı doğru hâle getirmez.

Bununla birlikte insanlardan dürüstlük beklemek kadar, dürüstlüğün karşılığını bulduğu bir düzen kurmak da önemlidir.

Haksız kazancın yaptırımsız kalmadığı, emeğin karşılığını bulduğu ve hukukun herkese eşit uygulandığı bir toplumda ahlaki değerler daha sağlam bir zemine oturur.

Toplumsal güven de aynı ölçüde önemlidir.

Komşunun komşuya güvenmesi, işverenin çalışanına hakkını vermesi, vatandaşın kurumların tarafsızlığına inanması ve insanların ortak sorunlar karşısında birlikte hareket edebilmesi, toplumun görünmeyen sermayesidir.

Bir ülkenin fabrikaları yeniden kurulabilir, altyapısı yenilenebilir ve üretim kapasitesi geliştirilebilir.

Ancak yıllarca biriken güvensizliği ortadan kaldırmak, adalet duygusunu onarmak ve insanların birbirine yeniden inanmasını sağlamak çok daha uzun sürebilir.

Bugün de toplumsal dayanışmayı güçlendirmeden ekonomik sorunları kalıcı biçimde aşamayız.

O saatin bize bıraktığı emanet…

Değerli okurlarım…

Atatürk’ün göğsündeki cep saatini düşündüğümüzde yalnızca ölümle burun buruna gelmiş bir komutanın hayatta kalışını hatırlamıyoruz.

Tarihin farklı bir yöne akabileceği ihtimalini de düşünüyoruz.

O şarapnel parçası Atatürk’ün kalbine isabet etseydi Millî Mücadele nasıl şekillenirdi, bilemeyiz.

Cumhuriyet’in kurulup kurulmayacağına ya da başka bir liderin aynı başarıya ulaşıp ulaşamayacağına ilişkin kesin bir hüküm de veremeyiz.

Ancak bugün bildiğimiz Cumhuriyet’in, bağımsızlığın ve kendi kaderimizi belirleme imkânının büyük bir tarihî mücadelenin sonucunda ortaya çıktığını biliyoruz.

Bu nedenle o saati yalnızca geçmişin bir hatırası olarak görmemeliyiz.

Onu, bugün sahip olduğumuz imkânların kıymetini anlamak ve geleceğe karşı sorumluluğumuzu hatırlamak için bir vesile kabul etmeliyiz.

Atatürk’ün hayatta kalmasıyla devam eden tarihî yolculuk, milletimizin fedakârlığı ve Millî Mücadele’nin başarısıyla Cumhuriyet’e uzandı.

Bugün ise o Cumhuriyet’in geleceğini koruma sorumluluğu bizim omuzlarımızda.

Bu sorumluluk; gençlerimizi umutsuzluğa terk etmemeyi, eğitimde fırsat eşitliğini güçlendirmeyi, üretimi desteklemeyi, emeğin karşılığını vermeyi, hukuku korumayı ve ekonomik bağımsızlığımızı sağlamlaştırmayı gerektirir.

Bir anne çocuğunun geleceği için korkmadan hayal kurabilmeli.

Bir öğrenci eğitimini sürdürmekle karnını doyurmak arasında seçim yapmak zorunda kalmamalı.

Bir genç, bu ülkede çalışarak, üreterek ve emeğinin karşılığını alarak bir hayat kurabileceğine inanmalı.

Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, yalnızca geçmişteki başarılarında değil, gelecek kuşaklarına sunduğu imkânlarda da saklıdır.

O saat Atatürk’ün hayatını kurtardı, peki, bugün geleceğimizi kim koruyacak?

Güzel bir pazar sabahı başladığımız sohbetin sonuna geldik.

Kahvemiz belki soğudu ama memleket meseleleri hâlâ sıcacık bir kor gibi içimizde duruyor.

Bir cep saati…

Bir şarapnel parçası…

Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi…

Bir insanın hayatta kalması…

Ve o insanın liderliğinde tarihî bir mücadeleye dönüşen bağımsızlık yolculuğu…

Bazen düşünüyorum: O şarapnel parçası Mustafa Kemal’in cebindeki saate değil de doğrudan kalbine isabet etseydi, bugün nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk?

Hangi bayrağın altında yaşar, çocuklarımıza hangi tarihi anlatırdık?

Bugün sahip olduğumuz hakların, kimliğimizin ve bağımsızlığımızın ne kadarı hayatımızın bir parçası olurdu?

Belki bambaşka bir siyasi düzenin, başka sınırların ve farklı tarihsel koşulların içinde yaşayacaktık.

Belki de özgürlüklerimizi elde etmek için başka kuşakların başka mücadeleler vermesi gerekecekti.

Bunların hiçbiri kesin olarak bilebileceğimiz şeyler değil.

Fakat bağımsızlığın kıymetini anlamak için bu ihtimaller üzerinde düşünmek bile yeterince sarsıcı.

Şimdi kendimize dönelim.

Atatürk’ün hayatta kalmasıyla devam eden tarihî yolculuğun sonunda kurulan Cumhuriyet’te yaşıyoruz.

Peki, biz bu Cumhuriyet’in gençlerine nasıl bir ülke bırakıyoruz?

Onlara umut mu veriyoruz, yoksa her geçen gün biraz daha daralan imkânların içinde hayatta kalma mücadelesi mi bırakıyoruz?

Bir milletin geçmişine duyduğu saygı, yalnızca anıtların önünde saygı duruşunda bulunmakla ölçülmez.

Çocuklarına nasıl davrandığıyla, emeğe ne kadar değer verdiğiyle, adaleti nasıl uyguladığıyla ve geleceği ne kadar güvence altına aldığıyla da ölçülür.

Geçmişte yaşanan bir olayın tarihî önemini anlamak, yalnızca “Ya şöyle olsaydı?” diye düşünmek değildir.

Asıl mesele, bugün sahip olduklarımızın değerini bilmek ve yarınlarımızı güvence altına almak için sorumluluk üstlenmektir.

Ve şimdi, kahvemizin son yudumunu alırken sizlere iki soru sormak istiyorum.

Söz Sizde…

Birinci sorum: 10 Ağustos 1915’te Conkbayırı’nda o şarapnel parçası Atatürk’ün göğsündeki saate değil de doğrudan kalbine isabet etseydi Millî Mücadele ve Cumhuriyet nasıl bir yola girerdi, bilmiyoruz.

Peki, bugün sahip olduğumuz bağımsızlığın ve özgürlüğün kıymetini gerçekten biliyor muyuz, yoksa uğruna ne bedeller ödendiğini zamanla unutuyor muyuz?

İkinci sorum: Atatürk’ün hayatta kalmasıyla önümüze açılan tarihî yolun mirasçıları olarak gençlerimizi yoksulluğa, umutsuzluğa ve güvencesizliğe terk etmeden, onlara adaletin, üretimin ve insan onurunun egemen olduğu bir ülke bırakmak için bugün ne yapıyoruz?

Yarın hangi sorumluluğu üstlenmeye hazırız?

Unutmayalım…

O cep saati, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını kurtaran tarihî bir hatıraya dönüştü.

Atatürk, milletimizin bağımsızlık mücadelesine ve Cumhuriyet’in kuruluşuna yön veren liderlerden biri oldu.

Onun öncülüğünde kurulan Cumhuriyet ise bugün bizim sorumluluğumuzda.

Bu hikâyeyi bir mucizeye ya da yalnızca bir tesadüfe indirgemeden, bize hatırlattığı gerçeği unutmayalım:

Tarih bize bir gelecek bırakmış olabilir, fakat o geleceği korumak ve geliştirmek bizim görevimizdir.

Gençlerimizin yarına umutla bakabilmesini, alın terinin değer bulmasını ve bu ülkede hiç kimsenin yoksulluk yüzünden insan onurundan vazgeçmek zorunda kalmamasını sağlamak bizim görevimizdir.

O gün bir şarapnel parçası Atatürk’ün göğsündeki saate çarptı.

Saat parçalandı, Atatürk hayatta kaldı ve tarih kendi akışı içinde ilerledi.

Bugün ise zaman akmaya devam ediyor.

Asıl mesele, o gün hayatta kalan bir liderin bize bıraktığı Cumhuriyet’i, bugün ve yarın nasıl koruyacağımızdır.

Erhan Yurdayüksel

11 Ekim 2026