Erhan Yurdayüksel: Onun Arabası Var!..

Onun Arabası Var, Avrupa’nın da Ulaştırma Fonları Var!..

50 milyarlık ulaştırma hikâyesi bize Türkiye’nin altyapı geleceği hakkında ne söylüyor?

“Onun arabası var…”

Bir şarkının hafızalara yerleşmiş birkaç kelimesi bazen koskoca bir ekonomik hikâyenin giriş cümlesine dönüşebiliyor.

Bugün o şarkıyı biraz farklı dinleyelim.

Meselemiz otomobil değil, yolun kendisi, demiryolu, liman, lojistik merkez, dijital altyapı, enerji bağlantısı ve bütün bunları finanse edecek para.

Çünkü dünyada ulaştırma artık yalnızca bir yerden başka bir yere gitme meselesi olmaktan çıktı.

Tedarik zincirlerinin güvenliği, ihracatın rekabet gücü, enerji dönüşümü, savunma ve hatta ülkelerin jeopolitik ağırlığı, ulaşım ağlarının kalitesiyle doğrudan bağlantılı hale geliyor.

Tam da bu nedenle Avrupa’dan gelen son rakamlar dikkat çekici.

Avrupa’nın 1,1 milyar euroluk kasasına 3 milyar euroluk talep

Avrupa Komisyonu’nun Avrupa İklim, Altyapı ve Çevre İcra Ajansı CINEA tarafından yürütülen 2026 Connecting Europe Facility, yani Avrupa’yı Birleştirme Mekanizması (CEF) Ulaştırma çağrısında 6 Ekim’deki son başvuru tarihine kadar 246 proje başvurusu geldi.

Talep edilen eş finansman yaklaşık 3 milyar euro.

Oysa çağrının bütçesi 1,1 milyar euro.

Başka bir ifadeyle Avrupa’daki proje sahipleri, masadaki kaynağın yaklaşık 2,69 katı büyüklüğünde finansman talep ediyor.

Şimdi bu projelerin uygunluk ve teknik değerlendirmeleri yapılacak, sonuçların Mart 2027’de açıklanması, başarılı projeler için hibe sözleşmelerinin ise Haziran 2027’ye kadar imzalanması bekleniyor.

Burada asıl dikkat edilmesi gereken rakam 1,1 milyar euro değil.

3 milyar euro.

Çünkü bu rakam Avrupa’nın altyapı yatırımı iştahını gösteriyor.

Demiryolları, iç suyolları, karayolu taşımacılığının elektrifikasyonu, limanlarda şarj altyapısı, dijital ulaştırma sistemleri ve askeri hareketlilik gibi alanlarda projeler yarışıyor.

Yani Avrupa artık yalnızca “daha fazla yol” istemiyor.

Daha akıllı, daha yeşil, daha bağlantılı ve gerektiğinde stratejik olarak kullanılabilir yollar istiyor.

Peki 50 milyar euro nereden geliyor?

Burada bir rakamı doğru yere koymak gerekiyor.

“50 milyar euroluk CEF fonu” demek teknik olarak doğru değil.

CEF Transport’un 2021-2027 dönemi için ulaştırma bütçesi 25,8 milyar euro.

Bu kaynak TEN-T olarak adlandırılan Trans-Avrupa Ulaştırma Ağı’nın tamamlanması ve modernizasyonu için hibe ve eş finansman mekanizmalarıyla kullanılıyor.

Fakat önceki CEF döneminin etkisi çok daha çarpıcı.

2014-2020 döneminde CEF Transport kapsamında 23 milyar euronun üzerinde AB katkısının yaklaşık 50 milyar euroluk kamu ve özel yatırımın harekete geçmesine katkı sağladığı Avrupa Komisyonu belgelerinde belirtiliyor.

Dolayısıyla bizim “50 milyarlık hikâye” dediğimiz şey aslında şunu anlatıyor:

Doğru tasarlanmış bir kamu kaynağı, kendisinden çok daha büyük bir yatırım hacmini harekete geçirebilir.

Altyapı finansmanında asıl sihir de burada.

Paranın miktarından önce, paranın hangi projeye, hangi koşulla ve hangi özel sermayeyi harekete geçirerek aktığı önemli.

Avrupa artık asfalt değil, ağ inşa ediyor

CEF’in 2021-2027 dönemi için 25,8 milyar euroluk ulaştırma bütçesi yalnızca beton ve çelikten oluşan bir yatırım programı değil.

TEN-T’nin tamamlanması hedefleniyor.

Sınır ötesi bağlantılar güçlendiriliyor.

Demiryolları dijitalleşiyor.

Alternatif yakıt ve şarj altyapısı kuruluyor.

Limanlar elektrikli ve daha düşük karbonlu taşımacılığa hazırlanıyor.

Karayolu taşımacılığı dijital sistemlerle yönetiliyor.

Ve bütün bunların içine askeri hareketlilik de giriyor.

Avrupa’nın verdiği mesaj açık:

Ulaştırma altyapısı artık ekonomik altyapı kadar güvenlik altyapısıdır.

Bir limanın kapasitesi yalnızca ihracat rakamını belirlemiyor.

Bir demiryolu hattının standardı yalnızca yolcu konforunu belirlemiyor.

Bir sınır kapısındaki dijital sistem yalnızca kamyonların bekleme süresini belirlemiyor.

Bunların tamamı, Avrupa’nın ekonomik ve stratejik dayanıklılığının parçaları.

Türkiye bu hikâyenin neresinde?

Şimdi dönüp Türkiye’ye bakalım.

Son yirmi yılda Türkiye’nin ulaştırma altyapısında çok büyük bir fiziksel dönüşüm yaşandı.

Bölünmüş yollar, otoyollar, Marmaray, Avrasya Tüneli, köprüler, havalimanları, limanlar ve demiryolu yatırımlarıyla ülkenin ulaşım haritası önemli ölçüde değişti.

Üstelik Kamu-Özel İşbirliği modelleri de bu dönüşümün önemli araçlarından biri oldu.

Türkiye Yatırım Ofisi’nin verilerine göre 1986-2024 döneminde toplam sözleşme bedeli 215 milyar dolar olan 272 KÖİ projesi gerçekleştirildi.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ise 2026 bütçesi görüşmelerinde ulaştırma ve haberleşmede KÖİ dahil yaklaşık 300 milyar dolarlık yatırım gerçekleştirildiğini, ulaştırma alanındaki 71 KÖİ projesinin yatırım büyüklüğünün 51 milyar dolar olduğunu açıkladı.

Dolayısıyla Türkiye’nin problemi artık “hiç altyapımız yok” problemi değil.

Asıl soru şu:

Elimizdeki altyapıyı yeni küresel lojistik sisteminin içine nasıl yerleştireceğiz?

Çünkü bundan sonraki yarış, yalnızca kilometre yarışına dönüşmeyecek.

İkinci perde: Fiziksel altyapıdan akıllı altyapıya

Türkiye açısından kritik eşik tam burada.

Bir otoyol yapabilirsiniz.

Ama o otoyolun Avrupa’daki lojistik zincirlerine ne kadar hızlı bağlandığı önemlidir.

Bir liman inşa edebilirsiniz.

Ama limanın demiryolu bağlantısı yoksa konteyneri karadan taşımaya devam edersiniz.

Bir demiryolu hattı yapabilirsiniz.

Ama farklı ülkelerin sinyalizasyon ve işletme sistemleriyle uyumlu değilse sınırda zaman kaybedersiniz.

Bir lojistik merkez kurabilirsiniz.

Ama gümrük, veri, ödeme ve takip sistemleri birbirine uymuyorsa fiziksel yatırımın verimliliği sınırlı kalır.

İşte Avrupa’nın CEF yaklaşımının bize öğrettiği en önemli noktalardan biri bu.

Altyapı artık tek tek projeler toplamı değil, birbirine kavuşan bir sistem.

Türkiye’nin avantajı: Coğrafya

Türkiye’nin elinde ise çok güçlü bir koz var: coğrafya.

Avrupa Komisyonu da Türkiye’yi Avrupa, Orta Doğu ve Kafkasya’nın kesişimindeki stratejik konumu nedeniyle ulaştırmada önemli bir ortak olarak tanımlıyor ve Türkiye’nin TEN-T’nin komşu ülkelere uzanmasında önemli rol oynadığını belirtiyor.

Türkiye’nin kapsamlı ulaştırma ağı da 2011’de yeni TEN-T kılavuzlarına ilişkin Komisyon teklifine dahil edilmişti.

Burada karşımıza Orta Koridor çıkıyor.

Çin’den Orta Asya’ya, Hazar üzerinden Kafkasya’ya, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan bu güzergâh; demiryolu, karayolu, liman ve gümrük altyapılarının birlikte çalışmasını gerektiriyor.

Dışişleri Bakanlığı da Orta Koridor’u Çin-Orta Asya-Hazar-Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye-Avrupa hattında çok modlu bir bağlantı olarak tanımlıyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki mesele yalnızca yeni bir yol yapmak değil.

Koridoru çalıştırmak.

Bu ikisi aynı şey değil.

Yeşil dönüşüm artık tercih değil, ticaret meselesi

İşin üçüncü boyutu ise karbon.

Avrupa’nın ulaştırma yatırımlarının iklim hedefleriyle bu kadar sıkı bağlanmasının arkasında yalnızca çevre politikası yok.

Avrupa pazarına mal satan Türkiye için bu aynı zamanda bir rekabet meselesi.

AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın (SKDM) kesin uygulama dönemi 1 Ocak 2026’da başladı.

İlk aşamada çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre, elektrik ve hidrojen gibi sektörler kapsamda.

Dolayısıyla Türkiye açısından yeşil lojistik yalnızca “çevreci olmak” anlamına gelmiyor.

Daha düşük emisyonlu üretim.

Daha verimli demiryolu.

Elektrikli ağır vasıta altyapısı.

Yeşil limanlar.

Kombine taşımacılık.

Dijital gümrük sistemleri.

Bunların tamamı önümüzdeki dönemde ihracatın maliyet yapısının bir parçası olacak.

Avrupa’nın CEF kaynaklarının yaklaşık yüzde 80’inin iklim hedeflerine katkı sağlayacak şekilde tahsis edildiği düşünüldüğünde, Avrupa’nın altyapı finansmanının nereye gittiği de açıkça görülüyor.

Peki KÖİ mi, hibe mi?

Burada tartışmayı “KÖİ kötüdür, hibe iyidir” gibi basit bir ikiliğe sıkıştırmamak gerekiyor.

Çünkü KÖİ’nin de, kamu bütçesiyle yatırımın da, hibe ve eş finansmanın da farklı kullanım alanları var.

KÖİ’nin temel avantajı, kamu bütçesinin tamamını başlangıçta kullanmadan büyük projelerin finansmanını ve yapımını hızlandırabilmesi.

Ama karşılığında uzun vadeli sözleşmeler, gelir paylaşımı, garanti mekanizmaları ve kur riskleri gibi mali yükümlülüklerin dikkatle yönetilmesi gerekiyor.

Hazine ve Maliye Bakanlığı da KÖİ kapsamında garanti, borç üstlenimi ve benzeri mali mekanizmaları ayrı bir finansman çerçevesi içinde izliyor.

Hibe ve eş finansman modelinin avantajı ise özellikle ticari getirisi düşük ama toplumsal veya stratejik getirisi yüksek projelerde ortaya çıkıyor.

Örneğin sınır ötesi bir demiryolu bağlantısı.

Bir limanın demiryolu entegrasyonu.

Dijital trafik yönetimi.

Elektrikli ağır vasıta şarj ağı.

Askerî ve sivil kullanıma uygun stratejik bir ulaşım bağlantısı.

Bunların bazıları özel yatırımcı açısından yeterince cazip olmayabilir.

Ama ülke ekonomisi ve bölgesel ticaret açısından yüksek değer yaratabilir.

İşte hibe mekanizmaları burada devreye giriyor.

Türkiye’nin bundan sonraki fon stratejisi ne olmalı?

Bence tartışmayı “50 milyar euro nerede?” sorusundan çıkarıp daha önemli bir soruya taşımak gerekiyor:

Türkiye, önümüzdeki 10 yılda 1 liralık kamu kaynağıyla kaç liralık stratejik yatırım yaratabilir?

Bunun için beş başlık öne çıkıyor:

Proje hazırlama kapasitesi:

Fon vardır ama iyi hazırlanmış proje yoksa para başka ülkelere gider.

Teknik fizibilite, çevresel değerlendirme, finansal model ve uygulanabilirlik dosyaları uluslararası standartlara taşınmalı.

Koridor mantığı:

Tek tek otoyol, liman veya demiryolu yerine Çin’den Avrupa’ya uzanan tedarik zincirinin tamamı düşünülmeli.

Demiryolu ve multimodal taşımacılık:

Karayolunun yanına güçlü demiryolu, liman-demiryolu bağlantısı ve lojistik merkez ağı konulmalı.

Yeşil ve dijital altyapı:

Elektrikli ağır vasıta şarjı, alternatif yakıtlar, akıllı sınır kapıları, elektronik taşıma belgeleri, gerçek zamanlı yük takibi ve lojistik veri altyapısı artık yatırım programlarının merkezinde olmalı.

Finansman çeşitliliği:

Her projeyi KÖİ ile yapmak kadar, her projeyi kamu bütçesine yüklemek de doğru yaklaşım olmayabilir.

Hibe, kredi, garanti, KÖİ ve özel sermaye araçları proje bazında birlikte değerlendirilmelidir.

Asıl yarış şimdi başlıyor

Avrupa’nın 2026 CEF çağrısında 1,1 milyar euroluk bütçeye karşı yaklaşık 3 milyar euroluk talep gelmesi bize aslında çok basit bir şey söylüyor:

Altyapı için para kadar, iyi proje de kıt.

Ve belki de önümüzdeki dönemin en büyük rekabeti burada yaşanacak.

Kim daha çok beton döktü?

Kim daha çok kilometre yol yaptı?

Kim daha büyük köprü inşa etti?

Bu sorular giderek ikinci plana düşecek.

Yeni soru şu olacak:

Kim daha iyi proje hazırladı, kim daha ucuz finansman buldu, kim lojistik zincirini daha hızlı çalıştırdı ve kim bunu daha düşük karbonla yaptı?

Türkiye’nin son yirmi yılda güçlü bir fiziksel altyapı birikimi oluşturduğu görülüyor.

Şimdi bunun üzerine ikinci katı çıkma zamanı.

Bu katın kolonları ise demiryolu, dijitalleşme, yeşil dönüşüm, lojistik entegrasyon ve uluslararası finansman olacak.

“Onun arabası var” diyorduk ya…

Mesele artık kimin arabasının olduğu değil.

O arabanın hangi yolda, hangi koridorda, hangi maliyetle ve hangi karbon ayak iziyle hareket ettiği.

Çünkü 21. yüzyılın altyapı yarışı asfaltla başlayabilir ama veriyle, finansmanla ve lojistik akılla kazanılıyor.

Ve Avrupa bugün bize şunu gösteriyor:

Para masada.

Projeler yarışıyor.

Fonlar seçiyor.

Koridorlar yeniden şekilleniyor.

Türkiye’nin önündeki mesele ise yalnızca bu yarışa bakmak değil;

kendi projesini masaya koymak.

Söz sizde

Türkiye’nin bundan sonraki ulaştırma stratejisinde öncelik nerede olmalı?

Yeni otoyol ve büyük ölçekli KÖİ projelerinde mi, yoksa mevcut altyapının demiryolu, yeşil lojistik, dijitalleşme ve uluslararası fonlarla daha verimli hale getirilmesinde mi?

Ve belki daha kritik soru:

Türkiye, Avrupa’nın 2028 sonrası yeni finansman mimarisinde yalnızca üzerinden geçilen bir transit ülke mi olacak; yoksa kendi projeleriyle uluslararası fonları çekebilen, bölgesel bir lojistik yatırım merkezi mi?

“Onun arabası var” dedik ya…

Mesele artık yalnızca arabaya sahip olmak değil, gaza bastığımızda gerçekten ileri gidebiliyor muyuz?

Eğer altyapımızı doğru finansmanla, güçlü demiryollarıyla, yeşil lojistikle ve akıllı koridorlarla buluşturabilirsek, bugün cevabını aradığımız soruların yerini yarının özgüveni alabilir.

Ve belki de bir gün, hep arayıp bulamamaktan söz etmek yerine, Türkiye’nin ulaştırma ve lojistik geleceği için çok daha güçlü bir cümle kurabiliriz:

“Bastı mı gaza, gider mi gider. “

Erhan Yurdayüksel

08 Ekim 2026