Erhan Yurdayüksel: Ortak Kabus

Brüksel ve Ankara’nın Ortak Kabusu: Yeşil Mutabakatın Kablolara Takıldığı Yer…

Avrupa’nın iklim vizyonu ile sahadaki ekonomik gerçeklik arasındaki makas, her geçen gün biraz daha açılıyor.

Avrupa Birliği, 2040 iklim hedeflerine doğru ilerlerken zaman daralıyor, ancak Brüksel’in masasında artık yeni ve iddialı rakamların yanı sıra, bu rakamları taşıyamayan altyapının faturası da konuşuluyor.

Avrupa Komisyonu’nun 2030 sonrasına yönelik yenilenebilir enerji çerçevesini yeniden şekillendirmeye hazırlanması, yalnızca teknik bir mevzuat güncellemesi olarak okunmamalı.

Bu gelişme aynı zamanda Avrupa’nın yıllardır sürdürdüğü “hedef odaklı” iklim politikasından, kaçınılmaz biçimde “altyapı, yatırım ve uygulama odaklı” daha pragmatik bir döneme geçişinin işareti.

Çünkü Avrupa’nın önündeki mesele artık yalnızca ne kadar yenilenebilir enerji üreteceği değil.

Asıl soru şu: Üretilen elektriği nereye ve hangi maliyetle taşıyacak?

Hedefler Yükseliyor, Altyapı Geride Kalıyor

Veriler tablonun vahametini ortaya koyuyor. 2025 yılında temiz enerji, AB’nin nihai enerji tüketiminin yüzde 26,2’sini oluşturdu.

Mevcut ulusal planlar 2030’da yüzde 41’lik bir paya işaret etse de bu oran, AB’nin bağlayıcı yüzde 42,5’lik hedefinin dahi gerisinde kalıyor.

Daha önemlisi, Komisyon 27 üye ülkenin mevcut ilerleme hızıyla yüzde 41 seviyesine bile ulaşabileceğinden emin değil.

Buradaki temel problem, Avrupa’nın yenilenebilir enerji üretmekte isteksiz olması değil. Tam tersine, üretim kapasitesi hızla büyüyor. Sorun, elektriğin üretildiği yer ile tüketildiği yer arasındaki mesafenin Avrupa’nın şebeke kapasitesinden daha hızlı büyümesi. Brüksel bu kez yeni bir hedef koyarak sorunu ertelemenin mümkün olmadığını görüyor.

Paydaş çalıştaylarından gelen mesaj oldukça açık: Mesele yeni kuralların eksikliği değil; mevcut kuralların yeterince uygulanamaması ve daha önemlisi, üretilen ucuz elektriği sanayi merkezlerine ve hanelere taşıyacak şebekelerin yetersizliği. Başka bir ifadeyle Avrupa, enerji dönüşümünün “üretim” aşamasında hızlandı; fakat “iletim” aşamasında frene bastı.

Üretimde Zirve, İletişimde Çıkmaz

Bugün Avrupa, rüzgâr ve güneşten elektrik üretiminde tarihinin en yüksek seviyelerine ulaşmış durumda. 2025’te yenilenebilir elektriğin AB elektrik üretimindeki payı neredeyse yüzde 50’ye ulaştı. Fakat paradoks tam da burada başlıyor.

Avrupa’nın elinde giderek daha fazla ucuz ve temiz elektrik var, ancak sistem bu elektriği ihtiyaç duyulan zamanda ve ihtiyaç duyulan yere taşıyamıyor.

Şebeke sıkışıklığı, yetersiz depolama kapasitesi ve esnek olmayan talep yapısı; negatif elektrik fiyatlarının daha sık görülmesine ve yenilenebilir üretimin kasıtlı olarak kısılmasına yol açıyor.

Bu durum ilk bakışta teknik bir enerji sektörü problemi gibi görünebilir. Oysa ekonomik etkisi çok daha geniş.

Sadece 2024 yılında, yaklaşık 2,85 milyon Avrupa hanesinin bir yıllık elektrik tüketimine karşılık gelecek 10 TWh’ten fazla temiz elektriğin şebeke tıkanıklığı ve sınır ötesi kapasite yetersizliği nedeniyle kullanılamadığı hesaplanıyor.

Daha da önemlisi, tüketiciye ulaştırılamayan ucuz yenilenebilir elektriğin yerine daha pahalı üretim kaynaklarının devreye alınması, yani yeniden sevk maliyetleri, 2024 yılında yaklaşık 4,3 milyar avroya ulaştı.

Önlem alınmadığı takdirde bu faturanın 2030’a kadar yıllık 26 milyar avroya çıkabileceği öngörülüyor.

İşte Avrupa’nın yeşil dönüşümünün ekonomik paradoksu burada ortaya çıkıyor: Enerji ucuzluyor ama enerji sisteminin kendisi pahalılaşıyor.

Türkiye’nin Şebeke Çıkmazı: Benzer Tıkanıklık, Farklı Boyutlar

Avrupa’nın yaşadığı bu “iletim krizi”, coğrafi olarak gümrük birliğiyle ve enerji entegrasyonuyla bağlı olduğumuz Türkiye’de çok daha keskin bir biçimde kendini gösteriyor.

Türkiye, özellikle rüzgâr ve güneş enerjisinde devasa bir potansiyele ve son yıllarda ivme kazanan yatırımlara sahip. Ancak sahadaki gerçeklik, Brüksel’in yaşadığı şebeke darboğazının Türkiye versiyonunu tetiklemiş durumda.

Türkiye’nin yenilenebilir enerji kurulu gücü hızla artarken, TEİAŞ’ın (Türkiye Elektrik İletim A.Ş.) iletim hatlarının bu hıza ayak uydurması aynı oranda münkün olamıyor.

Özellikle Ege, İç Anadolu ve Akdeniz gibi güneş ve rüzgâr potansiyelinin zirve yaptığı bölgelerde yeni santral projeleri için kapasite tahsisleri tıkanmış durumda.

Yatırımcı lisans alıyor, santralini kurmaya hazırlanıyor; ancak “şebeke bağlantı kapasitesi yok” duvarına çarpıyor.

Bu durum Türkiye açısından iki kritik sorunu beraberinde getiriyor:

Atıl Yatırımlar ve Üretim Kısıntıları: Türkiye’de de tıpkı Avrupa’da olduğu gibi, şebekenin taşıyamayacağı korkusuyla bazı bölgelerde yenilenebilir enerji üretiminin kısılması riski büyüyor.

Yatırımcı milyonlarca dolarlık sermaye bağlarken, üretilen temiz elektronlar hat yetersizliğinden dolayı sistem dışı kalabiliyor.

Sınır Ötesi ve Sanayi Entegrasyonu Kaybı: Türkiye, Yeşil Mutakabat sürecinde AB’nin en önemli tedarik üssü konumunu korumak zorunda.

Avrupa’ya ihraç edilecek sanayi ürünlerinin (çelik, otomotiv, tekstil, kimya) karbon ayak izini düşürmek için yerelde yeşil elektrikle üretilmesi şart.

Ancak fabrikaların bulunduğu sanayi havzaları ile yenilenebilir santrallerin kurulduğu coğrafyalar arasındaki iletim koridorları yetersiz kalırsa, Türk sanayisi hem yüksek enerji maliyetleriyle hem de Sınarda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) baskısıyla aynı anda boğuşmak zorunda kalacaktır.

Yeşil Dönüşümün Görünmeyen Faturası ve Sanayisizleşme Riski

Bu tablo hem AB hem de Türkiye için sanayi açısından hayati bir tehdit barındırıyor. Enerji yoğun sektörler için rekabetçilik yalnızca elektriğin üretim maliyetine bağlı değil.

Elektriğin ne zaman, nerede ve ne kadar istikrarlı biçimde bulunabildiği de maliyet hesabının parçası.

Çelik, kimya, çimento, cam, gübre ve otomotiv gibi yüksek elektrik tüketen sektörler açısından şebeke güvenilirliği artık iklim politikasının yan unsuru değil, doğrudan yatırım kararlarının merkezinde. Avrupa şirketlere fosil yakıtlardan çıkmaları için baskı yaparken, Türkiye de sanayisini yeşillendirmeye çalışırken, düşük karbonlu elektriğin sanayiye kesintisiz ulaştırılamaması durumunda ortaya çıkacak risk aynıdır: Karbonsuzlaşma yerine sanayisizleşme.

Şebeke bağlantısı için yıllarca beklemek, kapasite tahsisi sorunları yaşamak, yüksek iletim bedelleri ödemek veya elektriğin bol olduğu bir bölgede üretim yapıp talebin yoğun olduğu başka bir merkeze ulaştıramamak da doğrudan işletme maliyetidir.

Bu nedenle Türkiye’de ve AB’de şebeke yatırımları artık yalnızca bir altyapı harcaması olarak değil, küresel rekabet gücünün hayati güvencesi olarak görülmelidir.

Brüksel ile Başkentler Arasında Yeni Bir Şebeke Savaşı

Avrupa Komisyonu, şebeke yatırımları, depolama ve akıllı şebekeler olmadan yalnızca rüzgâr ve güneş santralleri kurmanın yeni maliyetler yaratacağını artık görüyor.

Bu doğrultuda üretim kısıntılarının izlenmesi, hibrit projeler ve akıllı şarj çözümleri gündemde. Ancak bu dönüşüm yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir mesele: Avrupa’nın enerji altyapısını kim planlayacak?

Üye devletler mi, Brüksel mi?

Avrupa Parlamentosu’nun sanayi komitesinden geçen ve Strasbourg genel kuruluna taşınan taslak rapor, enerji altyapısı planlamasında daha merkezi bir Avrupa yaklaşımını savunuyor.

Komisyon’un stratejik çerçevede daha baskın bir rol üstlenmesi, ACER’in ise daha bağımsız bir denetim mekanizması sağlaması öneriliyor.

Ne var ki enerji, Avrupa bütünleşmesinin en hassas egemenlik alanlarından biri olmaya devam ediyor.

Benzer bir merkezi planlama ve denge krizi Türkiye gibi merkezi yönetilen ülkelerde de farklı bir kulvarda yaşanıyor.

Türkiye’nin genişleyen yenilenebilir portföyünün ulusal şebekeye entegrasyonu, kamu ile özel sektör arasında güçlü bir finansal ve stratejik koordinasyonu zorunlu kılıyor.

İzin süreçlerinin yavaşlığı, kamulaştırma ve hat güzergahı tartışmaları, tıpkı AB’deki “Şebekeler Paketi” engelleri gibi Türkiye’nin de hızını kesiyor.

Asıl Enerji Açığı Elektrik Değil, Zaman

Avrupa’nın ve Türkiye’nin yeşil dönüşümü artık kâğıt üzerindeki hedeflerin inkâr edilemez matematiksel sınırlarına dayanmış durumda.

Yeni hedefler koymak kolay. Daha yüksek yenilenebilir enerji oranları açıklamak da kolay. Zor olan, bu hedeflerin arkasındaki ekonomik ve fiziki sistemi kurmaktır.

Bundan sonraki başarı, kaç gigavat güneş veya rüzgâr kapasitesi eklendiğiyle ölçülmemelidir.

Asıl ölçüt; bu kapasitenin ne kadarını sisteme entegre edebildiği, sanayiye ne kadar rekabetçi fiyatla ulaştırabildiği ve tüketiciye ne kadar düşük maliyetle yansıtabildiği olmalıdır.

Çünkü yenilenebilir enerji santrali tek başına ekonomik değer üretmiyor; o enerjinin tüketiciye ulaşmasını sağlayan iletim hatları, dağıtım şebekeleri, depolama tesisleri ve akıllı dijital altyapıyla bir değer zinciri oluşturuyor.

Brüksel ve Ankara için bundan sonraki mesele yalnızca daha fazla santral kurmak değil, o santrallerde üretilen enerjiyi karanlıkta kalan sanayilere, işletmelere ve hanelere ulaştıracak akıllı, güçlü ve entegre kabloları örmektir.

Kilometre taşları yerinde duruyor; ancak bu yolda kalabilmek için ne yazık ki ne Avrupa’nın ne de Türkiye’nin bürokratik ve yapısal reformları erteleyecek lüksü kaldı.

Söz Sizde

Avrupa’nın ve Türkiye’nin yeşil dönüşümünün geleceğini artık yalnızca iklim hedefleri değil, bu hedeflerin ekonomik maliyeti ve altyapı kapasitesi belirleyecek.

Sizce ülkeler, yeşil dönüşümün maliyetini düşürmek ve sanayiyi korumak için önce daha fazla yenilenebilir kapasiteye mi, yoksa mevcut kapasiteyi taşıyacak güçlü iletim ve şebeke altyapısına mı yatırım yapmalı?

Peki Brüksel’in enerji şebekelerinde daha merkezi bir rol üstlenmesi veya Türkiye’de planlama süreçlerinin daha etkin koordine edilmesi, enerji güvenliğini artırır mı, yoksa yeni bürokratik tıkanıklıkları beraberinde mi getirir?

Erhan Yurdayüksel

11 Eylül 2026