Erhan Yurdayüksel: Sıcaklar ekonomiyi çökertiyor

Avrupa’nın görünmez iflası: Aşırı sıcaklar ekonomiyi sessizce çökertiyor

Bir medeniyet bazen savaşlarla yıkılır, bazen salgınlarla… Bazen de sessizce yükselen bir termometrenin kırmızı çizgisinde çözülmeye başlar.

Haziran ayında Avrupa’nın birçok kentinde termometreler 41 dereceyi gösterdiğinde yalnızca asfaltlar erimedi.

Demiryolları eğildi, nehirler çekildi, enerji şebekeleri zorlandı, fabrikalarda üretim yavaşladı ve milyonlarca insanın çalışma kapasitesi görünmez biçimde aşındı.

O gün aslında Avrupa ekonomisinin de ateşi yükseliyordu.

Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, sıradan bir yaz mevsimi ya da geçici bir meteorolojik anomali değildir.

Avrupa, tarihin belki de en sessiz ekonomik krizlerinden birini yaşamaktadır.

Bu kriz bankaların iflasıyla başlamıyor, borsalarda ani çöküşler yaratmıyor, manşetlere “finansal kriz” başlığıyla taşınmıyor.

Çünkü bu kriz görünmez ilerliyor.

Ancak etkisi, klasik ekonomik durgunluklardan çok daha derin.

Yaklaşık 100 milyon Avrupalı aşırı sıcak hava dalgalarının etkisi altında yaşam mücadelesi verirken, aynı anda milyarlarca avroluk ekonomik değer de buharlaşıyor.

Sorulması gereken soru artık “Hava neden bu kadar sıcak?” değil.

Asıl soru şudur:

Avrupa bu sıcaklığın ekonomik faturasını daha ne kadar taşıyabilecek?

Enflasyonun Yeni Adı: İklim

Uzun yıllar boyunca enflasyonun nedeni petrol fiyatları, savaşlar veya para politikaları olarak anlatıldı.

Bugün bunlara yeni ve çok güçlü bir değişken eklendi:

İklim.

Aşırı sıcaklar artık yalnızca insan sağlığını tehdit etmiyor; fiyat istikrarını da bozuyor.

Kuruyan nehirler yük taşımacılığını aksatıyor.

Azalan su kaynakları sanayi üretimini yavaşlatıyor.

Düşen tarımsal verim gıda arzını daraltıyor.

Elektrik talebi zirveye ulaşıyor.

Soğutma maliyetleri katlanıyor.

Bütün bunların ortak sonucu ise tüketicinin market rafında ödediği daha yüksek fiyatlar oluyor.

Ekonomistler artık buna “iklim enflasyonu” diyor.

1950 yılından bu yana kaydedilen en şiddetli sıcak hava dalgalarının büyük çoğunluğunun son yirmi beş yılda yaşanmış olması tesadüf değil.

İklim bilimcilerin yıllardır yaptığı uyarılar artık teorik olmaktan çıktı; günlük ekonomik gerçekliğe dönüştü.

Avrupa dünyanın en hızlı ısınan kıtası haline gelirken, fiyat istikrarı da giderek iklim koşullarına bağımlı hale geliyor.

Merkez bankaları faiz artırabilir.

Hükümetler bütçe yapabilir.

Ancak kuruyan bir nehri faiz politikasıyla dolduramazsınız.

Sessizce Eriyen En Büyük Sermaye: İnsan

Ekonominin gerçek motoru fabrikalar değildir.

İnsandır.

Fakat aşırı sıcaklar tam da bu sermayeyi görünmeden tüketiyor.

2022 yılında Avrupa’da sıcak hava dalgaları yaklaşık 70 bin insanın yaşamına mal oldu.

Son yıllarda yaşanan her yeni sıcaklık rekoru ise sağlık sistemlerinin kapasitesini biraz daha zorluyor.

Fakat mesele yalnızca ölümler değil.

Daha büyük tehlike üretkenliğin sessiz biçimde azalmasıdır.

Gece sıcaklığının 20 derecenin altına düşmediği tropikal gecelerde insanlar yeterince dinlenemiyor.

Ertesi sabah fabrikaya giden işçi daha yorgun oluyor.

Ameliyata giren doktorun dikkati azalıyor.

Vinç kullanan operatör daha fazla hata yapıyor.

Ofiste çalışan mühendis daha yavaş düşünüyor.

Şantiyedeki iş kazaları artıyor.

Tarım işçilerinin çalışma saatleri kısalıyor.

Her biri tek başına küçük gibi görünen bu kayıplar birleştiğinde Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’da milyarlarca avroluk görünmez bir eksilmeye dönüşüyor.

Hiçbir bilanço “bugün çalışanlarımız sıcak nedeniyle yüzde 15 daha az verimliydi” diye yazmaz.

Ama ekonomi tam da böyle küçülür.

Sessizce.

Görünmeyen Sağlık Borcu

Sel felaketleri gözle görülür.

Depremler manşet olur.

Yangınlar televizyon ekranlarını kaplar.

Oysa sıcak hava dalgaları arkalarında yıkılmış bina bırakmadıkları için çoğu zaman görünmez kabul edilir.

Gerçekte ise en pahalı afetlerden biridir.

Kalp hastalıkları artar.

Solunum sistemi rahatsızlıkları çoğalır.

Acil servisler dolar.

İlaç tüketimi yükselir.

Sağlık sigortalarının maliyetleri büyür.

Kamu bütçeleri yeni yükler üstlenmek zorunda kalır.

Bütün bunlar ekonomik büyümeyi desteklemesi gereken kaynakların kriz yönetimine harcanması anlamına gelir.

Yani iklim krizi sadece doğayı değil, mali disiplin anlayışını da aşındırmaktadır.

Avrupa’nın Enerji Açmazı

Sıcaklık arttıkça ilk refleks klimaları çalıştırmak oluyor.

İlk bakışta mantıklı görünen bu çözüm aslında ekonominin içine düştüğü en büyük paradokslardan biridir.

Daha fazla sıcaklık…

Daha fazla klima…

Daha yüksek elektrik tüketimi…

Artan enerji fiyatları…

Daha fazla karbon salımı…

Ve yeniden daha fazla sıcaklık…

Tam anlamıyla kendi kendini besleyen ekonomik bir kısır döngü.

Üstelik yoğun klima kullanımı şehirlerin dış ortam sıcaklığını da yükselterek “kentsel ısı adası” etkisini büyütüyor.

Böylece yalnızca enerji faturaları artmıyor.

Enerjiye erişebilenlerle erişemeyenler arasındaki gelir uçurumu da büyüyor.

İklim krizi artık aynı zamanda sosyal adalet krizidir.

Doğa, En Yüksek Getirili Yatırım Aracı

Ekonomide her yatırımın bir geri dönüşü vardır.

Fakat bazı yatırımlar yalnızca kâr üretmez.

Hayat kurtarır.

Şehirlere dikilecek milyonlarca ağaç belki borsa endekslerini bir günde yükseltmez.

Ancak onlarca yıl boyunca enerji tüketimini azaltır.

Elektrik faturalarını düşürür.

Hastalıkları azaltır.

Verimliliği artırır.

Karbonu depolar.

Kent yaşamını iyileştirir.

Yeşil çatılar, geçirgen zeminler, su koridorları, gölgelendirme sistemleri ve yalıtımlı binalar artık çevreci romantizmin değil, akılcı ekonomi yönetiminin vazgeçilmez parçalarıdır.

Çünkü geleceğin en değerli altyapısı beton değil, iklim direncidir.

Asıl İflas Bilançolarda Görünmeyecek

Avrupa uzun yıllardır mali disiplini, bütçe kurallarını ve ekonomik istikrarı dünyanın geri kalanına örnek gösterdi.

Fakat bugün yeni bir gerçekle karşı karşıya.

İklim değişikliği, klasik ekonomik modellerin hesaplayamadığı kadar büyük bir maliyet üretmeye başladı.

Bu maliyet yalnızca sigorta şirketlerinin, enerji firmalarının ya da tarım sektörünün sorunu değildir.

Emeklilik fonlarından bankalara, sanayiden turizme kadar bütün ekonomik sistemi yeniden şekillendirecek büyüklüktedir.

Bugün iklim değişikliğine karşı yapılacak yatırımlar pahalı görünebilir.

Ancak hiçbir yatırımın maliyeti, hareketsiz kalmanın maliyetinden daha yüksek değildir.

Çünkü artık mesele çevreyi korumak değildir.

Mesele ekonomiyi ayakta tutabilmektir.

Termometreler yalnızca havanın sıcaklığını ölçmüyor.

Onlar aynı zamanda ekonomilerin dayanıklılığını da ölçüyor.

Ve Avrupa’nın göstergesi her geçen yaz biraz daha yukarı çıkıyor.

Eğer sera gazı emisyonları hızla azaltılmaz, şehirler iklim direnciyle yeniden tasarlanmaz ve enerji dönüşümü kararlılıkla sürdürülmezse, gelecekte ödenecek ekonomik bedel, hiçbir merkez bankasının para basarak karşılayamayacağı kadar büyük olacaktır.

Asıl iflas, bankalarda değil…

Görmezden gelinen sıcaklığın içinde yaşanacaktır.

Söz sizde…

Avrupa’nın yaşadığı bu görünmez ekonomik iflasın, önümüzdeki yıllarda Türkiye ekonomisini ve günlük yaşamımızı nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz?

Sizce hükümetler, şirketler ve bireyler iklim krizini hâlâ bir çevre sorunu olarak mı görüyor, yoksa artık bunun ekonomik bir beka meselesi olduğunun yeterince farkında mı?

Erhan Yurdayüksel

10 Temmuz 2026