Soframızın Öteki Yüzü: İhraç edilemeyeni yiyenler ve Avrupa kapısındaki acı gerçek…
Güneşin cömertçe ısıttığı, toprağın bereketini eksik etmediği bir ülkeyiz.
Mevsiminde dalından koparılan nektarinlerimiz, tarladan çıkan biberlerimiz, domateslerimiz, üzümümüz, narenciyemiz dünyanın dört bir yanına gönderiliyor.
Her yıl tarım ihracatımızla övünüyor, kamyonların Avrupa yollarına çıkışını ekonomik başarı hikâyesinin bir parçası olarak anlatıyoruz.
Ama bu hikâyenin bir de kimsenin yüksek sesle konuşmak istemediği öteki yüzü var.
O kamyonlardan bazıları Avrupa’nın kapısından geri dönüyor.
Ve bazen geri dönen yalnızca bir kamyon değil.
Bir üreticinin aylarca verdiği emeği, bir tüccarın sermayesini, ülkenin ihracat itibarını ve en önemlisi sofralarımızdaki gıdanın güvenilirliğine ilişkin ağır bir soruyu da beraberinde getiriyor.
Çünkü Avrupa Birliği’nin gıda güvenliği denetimleri yalnızca ticari bir kontrol mekanizması değil. Aynı zamanda bize, kendi gıda sistemimizin aynasını tutuyor.
Avrupa’nın Gıda ve Yem için Hızlı Alarm Sistemi’ne, yani RASFF’a yansıyan bildirimlerde Türkiye menşeli çeşitli tarım ürünlerinde pestisit kalıntıları nedeniyle sınır kontrollerinin uygulandığı görülüyor.
Ve insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Avrupa’nın kabul etmediği ürünün akıbeti ne oluyor?
Avrupa kapısında başlayan hikâye, mutfakta bitiyor
Bir tır düşünün.
Günlerce yolda.
İçinde tonlarca biber, domates veya meyve var.
Üreticinin alın teri, mazot parası, gübre maliyeti, ilaç masrafı, işçilik gideri ve borcu o tırın kasasında.
Tır sınır kapısına geliyor.
Numune alınıyor.
Laboratuvar sonucu bekleniyor.
Sonra bir haber:
Limit aşılmış.
Belki ürün geri çevriliyor, belki mevzuata göre imha süreci başlıyor.
İşte o anda ekonomik kriz ile gıda güvenliği arasındaki bağ bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.
Çünkü o ürünün tarlada maliyeti oluşmuş durumda. Hasat yapılmış, ürün paketlenmiş, nakliye ödenmiş, ihracat bağlantısı kurulmuş.
Ürün sınırda reddedildiğinde kaybedilen yalnızca birkaç ton sebze değildir.
Üreticinin geliri kaybolur.
İhracatçının parası yanar.
Nakliyecinin maliyeti boşa gider.
Paketleme tesisinin kapasitesi zarar görür.
Ülkenin ihracatçı imajı yara alır.
Ve daha önemlisi, sistemin bütün aktörleri aynı soruyla karşı karşıya kalır:
Bu ürün neden daha tarladayken güvenli değildi?
Asıl mesele budur.
Sınır kapısında yakalanan pestisit, aslında tarlada başlayan bir sorunun son durağıdır.
Üretici neden zehirli bir denklemde sıkışıyor?
Burada kolaycılığa kaçıp bütün suçu çiftçiye yüklemek de doğru değildir.
Çünkü bugün üreticinin önündeki tabloyu görmeden pestisit sorununu anlamak mümkün değil.
Gübre pahalı.
Mazot pahalı.
Tohum pahalı.
Elektrik pahalı.
Sulama maliyetli.
İşçilik maliyetli.
Tarım arazileri küçülüyor.
İklim değişikliği verimi ve hastalık riskini artırıyor.
Üretici bir yandan maliyetlerini karşılamaya çalışırken diğer yandan market rafındaki fiyat baskısıyla mücadele ediyor.
Tarlada ürünün fiyatı düşük kalıyor, tüketici ise markette aynı ürün için çok daha yüksek bedel ödüyor.
Aradaki makas büyüdükçe üreticinin ekonomik dayanıklılığı azalıyor.
İşte tam burada yanlış tarım ilacı kullanımı, ruhsatsız ürünler, tavsiye dışı dozlar veya hasat öncesi bekleme sürelerine uyulmaması gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor.
Elbette hiçbir ekonomik gerekçe, insan sağlığını tehdit eden uygulamaları meşru kılamaz.
Ama yalnızca çiftçiyi suçlayarak da bu problemi çözemeyiz.
Çünkü kötü uygulamanın arkasında çoğu zaman kötü tasarlanmış bir ekonomik sistem vardır.
Üretici zarar ediyorsa, girdi maliyetleri sürekli yükseliyorsa, ürününü zamanında ve değerinde satamıyorsa, denetim yalnızca hasat sonrasında yapılıyorsa, sistem zaten hata üretmeye başlamıştır.
Peki Avrupa’nın reddettiği ürün nereye gidiyor?
İşte bu sorunun cevabı, meselenin en karanlık bölümünü oluşturuyor.
Bir ürün Avrupa Birliği sınırında reddedildiğinde bunun otomatik olarak Türkiye’deki tüketiciye satıldığı sonucunu çıkarmak doğru değildir. Mevzuata göre iade, imha veya başka resmi prosedürler uygulanabilir.
Ancak kamuoyunun asıl bilmek istediği de zaten budur:
İade edilen ürünlerin tamamının akıbeti nasıl takip ediliyor?
Hangi parti nereye gidiyor?
Hangi depoya giriyor?
İç piyasaya satışına izin veriliyor mu?
Yasaklı veya limit üstü kalıntı tespit edilen ürünler gerçekten imha ediliyor mu?
İade edilen ürünün başka bir ülkeye yönlendirilmesinin veya kayıt dışı kanallara sızmasının önüne geçilebiliyor mu?
Bunlar cevapsız kaldığında toplumun endişesi büyüyor.
Çünkü gıda güvenliği, “Merak etmeyin, denetliyoruz” cümlesiyle sağlanamaz.
Gıda güvenliği, izlenebilirlikle sağlanır.
Bir domatesin tarladan sofraya kadar hikâyesini takip edemiyorsanız, aslında o domates hakkında yeterince bilgi sahibi değilsiniz demektir.
Avrupa’nın alarmı neden bizim alarmımız olmuyor?
RASFF sistemi bir anlamda Avrupa’nın erken uyarı mekanizması.
Bir üründe risk görüldüğünde sistem alarm veriyor.
Ülkeler birbirini uyarıyor.
Sevkiyatlar durdurulabiliyor.
Ürünler geri çekilebiliyor.
Peki bizde ne oluyor?
Avrupa’da yakalanan bir ürün Türkiye açısından neden aynı ölçüde görünür bir alarma dönüşmüyor?
Neden vatandaş, kendi ülkesinden ihraç edilen ve sınırda reddedilen bir gıda ürününün akıbetini kolayca öğrenemiyor?
Neden her ürün grubunda, her parti için “nerede üretildi, hangi ilaç kullanıldı, hangi analiz yapıldı, sonucu ne çıktı?” sorularına güvenilir biçimde cevap veremiyoruz?
İşte burada ekonomik mesele, halk sağlığı meselesine dönüşüyor.
Çünkü şeffaf olmayan bir gıda sistemi yalnızca tüketicinin sağlığını değil, dürüst üreticinin gelirini de tehdit ediyor.
En büyük zararı kim görüyor?
Aslında üç taraf aynı anda kaybediyor:
Üretici.
Tüketici.
Devlet.
Üretici ürününü satamazsa para kaybediyor.
Tüketici güvenilir gıdaya ulaşmak için daha fazla para ödüyor.
Devlet ise hem ihracat gelirinden hem de güvenilirlikten kaybediyor.
Bir de bunun görünmeyen maliyeti var.
Sağlık sistemi üzerindeki yük.
Pestisitlerin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusunda bilimsel literatür uzun yıllardır çeşitli riskleri tartışıyor. Dolayısıyla gıda güvenliği yalnızca tarım ve ticaret bakanlıklarının konusu değildir.
Bu mesele aynı zamanda ekonomi politikasıdır.
Çünkü hastalıkların, iş gücü kaybının, sağlık harcamalarının ve yaşam kalitesindeki düşüşün de ekonomik bir maliyeti vardır.
Bugün tarlada birkaç kuruş tasarruf etmek için yapılan yanlış bir uygulamanın maliyeti, yarın toplumun sağlık bütçesine katlanarak dönebilir.
Ucuz üretimin faturası bazen hastane koridorlarında çıkar.
“Ziyan olmasın” anlayışı artık sona ermeli
Türkiye’nin en tehlikeli alışkanlıklarından biri de “Ziyan olmasın” anlayışıdır.
Çünkü gıda söz konusu olduğunda her şeyi kurtarmaya çalışmak doğru değildir.
Eğer bir ürün insan sağlığı açısından risk taşıyorsa, ekonomik kaybı ne kadar büyük olursa olsun piyasaya sokulmamalıdır.
Tonlarca ürünün imha edilmesi ekonomik açıdan acı olabilir.
Ama o ürünlerin tüketilmesi nedeniyle ortaya çıkabilecek sağlık maliyeti çok daha ağır olabilir.
Bir ülkenin gıda politikasının başarısı, ne kadar ürün sattığıyla değil, ne kadar güvenli ürün ürettiğiyle ölçülmelidir.
Çiftçiyi cezalandırmak değil, sistemi değiştirmek
Burada çözüm yalnızca daha fazla ceza kesmek değildir.
Daha fazla denetim elbette gereklidir.
Ama denetim tarlanın kapısında başlamalıdır.
Üreticiye hangi ilacın, hangi üründe, hangi dozda ve hangi tarihte kullanılacağı konusunda etkin danışmanlık verilmelidir.
Yasaklı ilaçlara erişim gerçekten engellenmelidir.
Kalıntı analizleri yalnızca ihracat aşamasına bırakılmamalıdır.
Üretimden satışa kadar izlenebilirlik sistemi güçlendirilmelidir.
İade edilen ürünlerin akıbeti kamuoyuna açık ve denetlenebilir olmalıdır.
Ve belki de en önemlisi:
Güvenli üretim yapan çiftçi ekonomik olarak ödüllendirilmelidir.
Çünkü üreticiye “Zehir kullanma” demek yetmez.
O üreticinin güvenli üretim yaptığında para kazanabileceği bir ekonomik düzen kurmak gerekir.
Tarım politikası sadece “daha çok üretmek” değildir
Yıllardır tarım politikamızda niceliğe odaklanıyoruz.
Daha fazla üretelim.
Daha fazla ihraç edelim.
Daha fazla ürün satalım.
Oysa artık dünyanın geldiği noktada başka bir ölçü daha var:
Ne kadar güvenli üretiyoruz?
Bir ülke 100 bin ton ürün ihraç edip bunun önemli bir bölümünü kalıntı nedeniyle geri almak zorunda kalıyorsa burada başarıdan söz etmek kolay değildir.
İhracatın miktarı kadar kalitesi de önemlidir.
Üstelik Avrupa pazarı yalnızca bir satış noktası değildir.
Oradaki standartlar yükseldikçe, Türkiye’nin de üretim sistemini buna göre dönüştürmesi gerekir.
Avrupa’nın kapısından geri dönen her tır aslında bize bir rapor sunuyor:
“Burada bir sorun var.”
Bu raporu okuyup sistemi düzeltmek yerine sadece ihracatçının zararını konuşursak asıl meseleyi ıskalarız.
Sofradaki adalet meselesi
Bütün bunların sonunda mesele dönüp dolaşıp adalete geliyor.
Zengin tüketici daha pahalı ürünü, organik etiketi taşıyan ürünü veya güvenilir üreticiden gelen ürünü tercih edebilir.
Peki dar gelirli aile ne yapacak?
Emekli ne yapacak?
Asgari ücretli ne yapacak?
Çocuğunun beslenme çantasına meyve koymak isteyen ama fiyatlar karşısında ezilen anne-baba ne yapacak?
Gıda güvenliği bir lüks haline gelirse, toplumun en yoksul kesimi en büyük riski taşır.
İşte bu nedenle pestisit meselesi aynı zamanda bir sınıf meselesidir.
Güvenli gıdaya erişim herkesin hakkıdır.
Bir ülkede sağlıklı beslenmek yalnızca parası olanların satın alabildiği bir ayrıcalığa dönüşüyorsa, orada yalnızca tarım politikası değil, sosyal politika da iflas ediyor demektir.
Avrupa’nın alarmı, bizim vicdanımız olmasın
Avrupa Birliği’nin sınırında bir alarm çalıyor.
Bir laboratuvar sonucu çıkıyor.
Bir tır durduruluyor.
Bir parti ürün geri çevriliyor.
Biz ise bazen yalnızca “ihracatımız zarar gördü” diye bakıyoruz.
Oysa mesele bundan çok daha büyük.
O alarm, aslında bize şunu söylüyor:
Üretim sisteminizi gözden geçirin.
Çiftçinizi yalnız bırakmayın.
Denetiminizi güçlendirin.
Tüketicinizi koruyun.
Gıdanın izini sürün.
Ve en önemlisi:
İhraç edilemeyen ürünün nereye gittiğini mutlaka bilin.
Çünkü mesele yalnızca Avrupa’nın kapısından dönen biber değildir.
Mesele, o biberin Türkiye’deki bir çocuğun tabağına girip girmediğidir.
Mesele yalnızca ihracat gelirindeki kayıp değildir.
Mesele, toplumun sağlık faturasıdır.
Mesele yalnızca üreticinin yaptığı bir hata değildir.
Mesele, üreticiyi o hataya iten ekonomik düzenin kendisidir.
Ve mesele yalnızca bugünün sofrası değildir.
Yarın çocuklarımıza bırakacağımız toprağın, suyun ve gıdanın geleceğidir.
Avrupa’nın kapısında çalan alarm zillerini duymazdan gelebiliriz.
Ama o zil sustuğunda sorun ortadan kalkmayacak.
Çünkü sınır kapısında reddedilen ürünün hesabı yalnızca ihracatçıya kesilmiyor.
Bir gün o hesabı hepimiz ödüyoruz.
Ve o hesabın adı bazen enflasyon, bazen üretim kaybı, bazen sağlık harcaması, bazen de telafisi mümkün olmayan bir hayat oluyor.
Söz sizde…
Avrupa’nın kabul etmediği bir ürünün akıbetini kendi soframız açısından sorgulamadan, güvenli gıdaya gerçekten sahip olduğumuzu söyleyebilir miyiz?
Ve sizce üreticiyi ayakta tutarken tüketicinin sağlığını koruyacak bir tarım ve gıda politikası kurmak için daha ne kadar beklemeliyiz?
Erhan Yurdayüksel
24 Ağustos 2026