30 milyar dolarlık ateşkes: Asıl hesap Avrupa ve Türkiye’de kesilecek
Washington ile Pekin masaya oturdu.
30 milyar dolarlık ürün listeleri açıklandı.
Ticaret savaşı bitmedi, sadece yeni bir biçime büründü.
Şimdi asıl soru şu:
ABD ve Çin birbirlerine alan açarken Avrupa ne kaybedecek, Türkiye ne kazanacak?
Küresel ekonomide taşlar yerinden oynuyor.
Dünya ticaretinin iki büyük aktörü, ABD ve Çin, yıllardır birbirlerine uyguladıkları yüksek gümrük vergilerinin ardından yeni bir denge arıyor.
Ortaya çıkan tabloyu “ticaret barışı” diye okumak kolay.
Ama doğru değil.
Bu bir barıştan çok kontrollü ateşkes.
ABD ve Çin, karşılıklı olarak yaklaşık 30’ar milyar dolarlık ticareti kapsayan ürün listeleri açıkladı.
Çin’in listesinde 1.619 Amerikan ürünü bulunurken ABD’nin listesi 77 Çin ürünü ve ürün kategorisinden oluşuyor.
Henüz bütün ürünlerde kesinleşmiş bir vergi indirimi yok.
Fakat mesaj açık:
Washington ile Pekin ekonomik savaşı sürdürürken ticaretin tamamen kopmasına da izin vermek istemiyor.
İşte bütün mesele burada.
Ticaret savaşı bitmedi
Son yıllarda küresel ekonomide sıkça kullanılan “decoupling”, yani ekonomik kopuş kavramının yerini artık başka bir kavram alıyor:
De-risking…
Yani riskleri azaltmak.
ABD Çin’den tamamen vazgeçemiyor.
Çin de ABD pazarından ve Amerikan teknolojisinden tamamen kopamıyor.
İki taraf da birbirine bağımlı.
Fakat aynı zamanda birbirlerine güvenmiyorlar.
Ortaya çıkan model bu nedenle oldukça tuhaf:
Birbirine rakip iki ülke, aynı zamanda birbirinin müşterisi olmaya devam ediyor.
Çin’in ABD’den tarım ürünleri, enerji ve tıbbi cihazlar alması bunun göstergesi.
ABD’nin ise Çin’den tüketim malları ithalatını belirli alanlarda kolaylaştırmaya çalışması başka bir göstergesi.
Küresel ticaretin yeni normali tam olarak bu olacak gibi görünüyor.
Tam kopuş yok.
Tam serbestleşme de yok.
Seçici ticaret var.
Avrupa bu oyunda nerede?
Asıl sıkıntı burada başlıyor.
Çünkü Avrupa Birliği, ABD ile Çin arasındaki bu yeni pazarlığın doğrudan tarafı değil.
Ama sonuçlarından en fazla etkilenecek ekonomilerden biri.
AB’nin Çin karşısındaki mal ticareti açığı 2025’te yaklaşık 360 milyar euroya ulaştı.
Çin’den ithalat büyüyor.
Avrupa’nın Çin’e ihracatı ise baskı altında.
Şimdi ABD’nin Çin pazarında bazı ürünlerde daha avantajlı koşullar elde etmesi ihtimali ortaya çıkıyor.
Bu, Avrupa için hoş bir haber değil.
Özellikle tarım sektöründe.
Domuz eti sadece bir örnek
Avrupa’nın Çin’e sattığı domuz eti miktarı yaklaşık 1,07 milyon ton.
Çin, Avrupa’nın en büyük dış pazarlarından biri.
Ancak AB üreticileri zaten Çin’in uyguladığı anti-damping önlemleriyle mücadele ediyor.
Şimdi karşılarına ABD’li rakiplerin daha avantajlı koşullarla Çin pazarına girmesi ihtimali çıkıyor.
Bu durumda Avrupa’nın kaybı sadece Çin’deki pazar payıyla sınırlı kalmayabilir.
Çünkü ihracat yapamayan ürünün bir kısmı içeride kalır.
İçeride kalan ürün fiyatları baskılar.
Üreticinin kâr marjı düşer.
Üretim azalabilir.
İstihdam etkilenebilir.
Yani bir gümrük vergisi kararı, binlerce kilometre ötede bir Avrupa çiftçisinin gelir tablosuna kadar ulaşabilir.
Küresel ticaretin yeni gerçeği bu.
Avrupa’nın daha büyük korkusu: Çin’in fiyat baskısı
Tarım sadece görünen yüz.
Asıl mücadele sanayide.
Çin’den Avrupa’ya gelen ürünlerin büyük bölümü imalat sanayisi ürünlerinden oluşuyor.
Makine…
Elektrikli ekipman…
Elektronik…
Otomotiv…
Kimya…
Ve giderek daha fazla yüksek teknoloji ürünü.
Avrupa’nın sorunu artık yalnızca Çin’den ne kadar ithalat yaptığı değil.
Çin ile aynı ürünü hangi maliyetle üretebildiği.
Bu nedenle Brüksel’in önündeki ekonomik denklem giderek zorlaşıyor.
Bir tarafta Çin’in üretim ölçeği.
Diğer tarafta ABD’nin teknoloji ve sermaye gücü.
Ortada ise yüksek enerji ve işgücü maliyetleriyle mücadele eden Avrupa sanayisi.
Avrupa’nın rekabet gücü tartışması bu nedenle önümüzdeki yılların en önemli ekonomi başlıklarından biri olacak.
Türkiye için fırsat kapısı açılıyor
Şimdi gelelim Türkiye’ye.
İşin en ilginç tarafı burada.
Türkiye’nin ihracatının yaklaşık yüzde 43’ü AB’ye gidiyor.
AB-Türkiye mal ticareti 2025’te 217,6 milyar euroya ulaştı.
Dolayısıyla Avrupa’nın yaşayacağı her rekabet değişikliği Türkiye’yi de etkileyecek.
Fakat Türkiye’nin önünde sadece risk yok.
Ciddi bir fırsat da var.
Avrupalı şirketler Çin’e olan bağımlılıklarını azaltmak istiyorsa Türkiye doğal adaylardan biri.
Neden?
Çünkü Türkiye Çin’den birkaç bin kilometre uzakta değil.
Avrupa’nın yanı başında.
Gümrük Birliği var.
Karayolu bağlantısı var.
Deniz taşımacılığı altyapısı var.
Sanayi kültürü var.
Avrupa standartlarına uyum konusunda yıllardır birikmiş deneyim var.
Otomotivden makineye, beyaz eşyadan tekstile, metalden kimyaya kadar geniş bir üretim altyapısı var.
Kısacası Türkiye’nin elinde önemli bir koz bulunuyor.
Ama kozun karta dönüşmesi gerekiyor.
Ucuz ülke olmak yetmez
Burada Türkiye’nin önünde ciddi bir sorun var.
Avrupa’nın Çin’den uzaklaşması otomatik olarak Türkiye’ye yatırım geleceği anlamına gelmiyor.
Çünkü şirketler artık sadece “Çin’den çıkalım, Türkiye’ye gelelim” diye karar vermiyor.
Hesap yapıyor.
Enerji maliyeti ne?
Finansman maliyeti ne?
İşçilik maliyeti ne?
Vergi yükü ne?
Lojistik ne kadar?
Üretimin verimliliği ne?
Teknoloji seviyesi ne?
İşgücü ne kadar nitelikli?
Ve en önemlisi:
Beş yıl sonra da bu ülkede üretmek kârlı olacak mı?
Türkiye’nin asıl sınavı burada.
Çin’e alternatif olmak istiyorsak yalnızca coğrafi avantajımıza güvenemeyiz.
Çin+1 fırsatı kaçırılmamalı
Küresel şirketlerin “China Plus One” stratejisi Türkiye için önemli bir fırsat.
Ancak bunun kalıcı yatırıma dönüşmesi için Türkiye’nin düşük maliyetli üretim merkezinden yüksek verimlilikli üretim merkezine geçmesi gerekiyor.
Çünkü Çin’in karşısında yalnızca ucuz işçilikle rekabet edilemez.
Robotik üretim var.
Yapay zekâ var.
Otomasyon var.
Devasa ölçek ekonomileri var.
Entegre tedarik zincirleri var.
Türkiye’nin buna cevabı daha fazla teknoloji yatırımı, daha yüksek katma değer ve daha güçlü lojistik olmalı.
Bir risk daha var
Türkiye açısından madalyonun öteki yüzü de unutulmamalı.
ABD ile Çin arasındaki ticaret geriliminin yumuşaması, Çin’in bazı pazarlardaki satış koşullarını iyileştirebilir.
Bu da Çinli üreticilerin dünya pazarlarındaki rekabet gücünü artırabilir.
Türkiye’nin ABD ve Avrupa pazarlarında Çinli üreticilerle karşı karşıya olduğu sektörlerde baskı artabilir.
Özellikle ev eşyaları, tekstil, mobilya, makine ve çeşitli sanayi ürünlerinde fiyat rekabeti daha sert hale gelebilir.
Dolayısıyla ABD-Çin ateşkesi Türkiye için otomatik olarak iyi veya kötü bir haber değil.
Sektöre göre değişen bir denklem.
Bir sektör yeni sipariş alırken başka bir sektör Çin rekabeti altında marj kaybedebilir.
Türkiye’nin yapması gereken belli
Türkiye’nin bu yeni küresel denklemde yapması gereken şey, “ABD mi Çin mi?” sorusuna taraf seçerek cevap vermek değil.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey pazar ve tedarik zinciri çeşitliliği.
Avrupa’daki konum güçlendirilmeli.
ABD pazarındaki fırsatlar artırılmalı.
Asya ve Körfez pazarları çeşitlendirilmeli.
Ama bütün bunların üzerinde tek bir başlık var:
Katma değer.
Daha fazla makine.
Daha fazla teknoloji.
Daha fazla yazılım.
Daha fazla marka.
Daha fazla Ar-Ge.
Daha az düşük marjlı üretim.
Çünkü önümüzdeki dönemde küresel ticarette rekabet yalnızca ülkeler arasında yaşanmayacak.
Şirketler arasında da yaşanacak.
Ve ülkeler, şirketlerinin rekabet gücü kadar güçlü olacak.
30 milyar dolarlık listenin bize söylediği
ABD ile Çin arasındaki 30 milyar dolarlık ürün listeleri, rakam olarak küresel ticareti altüst edecek büyüklükte olmayabilir.
Ama taşıdığı mesaj çok büyük.
Dünyanın iki büyük ekonomisi birbirleriyle savaşırken bile birbirlerinden vazgeçemiyor.
Demek ki önümüzdeki dönemin ticaret düzeni “küreselleşmenin sonu” değil.
Küreselleşmenin yeniden yazılması.
Kurallar değişiyor.
Tedarik zincirleri değişiyor.
Üretim merkezleri değişiyor.
Pazarlar değişiyor.
Türkiye’nin önündeki fırsat da tam burada.
Avrupa’nın Çin’e karşı rekabetinde güvenilir tedarikçi olabilir.
Ama bunun için önce kendi rekabet gücünü artırması gerekiyor.
Çünkü küresel ticarette boşalan yeri artık sadece yakın olan değil, daha hızlı, daha kaliteli, daha teknolojik ve daha öngörülebilir üretim yapan ülke dolduracak.
Washington ile Pekin arasındaki 30 milyar dolarlık ateşkes bu nedenle yalnızca ABD ve Çin’in meselesi değil.
Avrupa için bir uyarı.
Türkiye için ise aynı anda hem fırsat hem de ciddi bir rekabet testi.
Ve belki de önümüzdeki dönemin en kritik ekonomi sorusu şu:
Türkiye, Çin’den kaçan üretimin adresi mi olacak, yoksa Çin’in Avrupa’ya karşı fiyat rekabetinin baskısını hisseden ülkelerden biri mi?
Bu sorunun cevabını Washington veya Pekin vermeyecek.
Cevabı Türkiye’nin kendi rekabet gücü belirleyecek.
Erhan Yurdayüksel
29 Eylül 2026