Evrak dağları arasında sönen hayatlar: Vize kuyrukları ve kilitlenen bir ekonomi…
Bazı kuyruklar vardır ki insanı hiçbir yere götürmez, yalnızca ömründen, umudundan ve geleceğinden eksiltir.
Saatlerce beklersiniz…
Günlerce, haftalarca evrak toplarsınız. Banka hesap özetleri, tapular, yılların maaş bordroları, davet mektupları, uçak biletleri, seyahat sigortaları, otel rezervasyonları…
Bütün bir hayatı, bütün onurunuzu ve mahremiyetinizi birkaç santimetrelik şeffaf bir dosyanın içine sığdırmaya çalışırsınız.
Sonra o dosyayı, yabancı bir ülkenin konsolosluk kapısına, gözünüzün içine bile bakmayan bir memurun insafına teslim edersiniz.
Kuyrukta bekleyenlerin kim olduğuna bir bakın:
Yıllardır bu ülkenin ekonomisini sırtında taşıyan, sabahlara kadar ter döken bir sanayici…
Avrupa’daki dev bir fuarda Türk malını, Türk markasını temsil etmek için soluk soluğa koşan bir girişimci…
Uluslararası bir projede ülkesinin adını duyuracak pırıl pırıl bir mühendis, bir bilim insanı…
Ya da yalnızca birkaç günlüğüne gurbetteki çocuğuna, kardeşine sarılmak, bir cenazeye ya da düğüne yetişmek isteyen sıradan bir vatandaş, eğitim görmek isteyen öğrenciler, gençler…
Ve bütün bir ömür, bütün o emekler, birkaç dakikalık keyfi bir “red” damgasına kurban edilir.
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile on yıldır çıkmaz sokaklarda dolaşan vize serbestisi hikâyesine yalnızca diplomatik bir detay gözüyle bakmak, bu milletin yaşadığı dramı görmezden gelmektir.
Çünkü orada sadece vize randevusu yoktur, orada bekleyen hayatlar, ertelenen rüyalar, kaçırılan devasa fırsatlar ve sessizce toprağa gömülen bir geleceğin acısı vardır.
Ekonominin görünmez duvarı: Mal gidiyor, insan çakılıp kalıyor
Ekonomi dediğimiz koca çark, yalnızca döviz kurlarından, faiz oranlarından veya soğuk büyüme rakamlarından ibaret değildir. ,
Ekonomi; hareket kabiliyetidir, güvendir, inançtır ve en önemlisi özgürce seyahat edebilen insan sermayesidir.
Bugün Türkiye’nin ihracatçısı, sanayicisi var gücüyle Avrupa pazarlarında ayakta kalmaya çalışıyor.
Fabrikalarımız çalışıyor, tırlarımız Edirne’den çıkıp günlerce yolları aşarak Avrupa’nın kalbine mal taşıyor.
Fakat ortada trajikomik, bir o kadar da acı bir çelişki duruyor:
Konteynere yüklenen mal sınırı rahatça geçebiliyor, lakin o malı üreten iş insanı, o fabrikanın sahibi ya da o teknolojiyi geliştiren mühendis, müşterisinin karşısına çıkmak için aylarca vize kuyruklarında mahsur kalıyor.
Tedarik zincirinden kopuş: Vize duvarları sadece seyahat özgürlüğümüzü değil, küresel tedarik zinciriyle olan bağımızı koparıyor.
Müşterisine zamanında ulaşamayan, yatırımcıyla aynı masaya oturamayan bir ekonomi, küresel yarışta her geçen gün biraz daha geride kalıyor.
Prangalı bir sermaye: Terör tanımından kişisel verilere, GRECO yolsuzluk kriterlerinden Geri Kabul Anlaşması’na kadar uzanan o meşhur 6 çetin madde, yıllardır bu ülkenin sırtına vurulmuş ağır birer prangadır.
Her geciken imza, ihracatçıya kayıp, sanayiciye yavaşlama, gencecik insanlara ise ağır bir umutsuzluk olarak geri dönüyor.
Mutfaktaki toplantılar ve Brüksel’in çifte standardı
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın geçtiğimiz günlerde duyurduğu, Adalet, İçişleri ve Dışişleri bakanlıklarının aynı masada buluştuğu “mutfak çalışmaları” elbette bürokratik açıdan umut vericidir.
Kişisel verilerin korunmasından hukuk standartlarının iyileştirilmesine kadar atılan her adım kıymetlidir.
Ancak unutulmamalıdır ki bu reformlar sadece Brüksel’deki Avrupalı bürokratların dudak arzusunu tatmin etmek için yapılmamalıdır.
Bu ülkenin insanı, İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da, Gaziantep’te daha adil, daha şeffaf ve hukukun üstün olduğu bir düzeni hak ediyor.
Hukuk, ekonominin de demokrasinin de en temel harcıdır.
O harç tutmadığında, ne üretim küreselleşebilir ne de bu toprağın evlatları geleceğe güvenle bakabilir.
Sayın ‘Cevdet Yılmaz’ın o haklı tespiti altı çizilerek okunmalıdır:
“Bu konuda bizim Avrupa’daki siyasi iradeyi görmemiz lazım, onların da atması gereken adımlar var.”
Evet, mesele sadece bizim ev ödevlerimiz değildir, mesele, yıllardır Türkiye’ye karşı örülen siyasi duvarlar ve Avrupa’nın ikiyüzlü çifte standartlarıdır.
Bir nesil konsolosluk kapılarında eskiyor
Günün sonunda bu meselenin en acı tablosu, ülkenin gençlerinde yaşanıyor.
Gençlerimize “Dünyaya açılın, küresel düşünün, yarışın” diyoruz, ama ellerine ellerini bağlayan vizeler, önlerine yığılan konsolosluk engelleri veriyoruz.
Dünyayı görmek, öğrenmek, üretmek isteyen bir nesil, yabancı kapılarda günlerce esir tutuluyor.
Vize serbestisi artık teknik bir diplomasi konusu olmaktan çıkmış, bu ülkenin en kritik ekonomik nefes borcu haline gelmiştir.
O kapılar tam anlamıyla açılmadıkça, ne ticaret tam anlamıyla özgürleşebilir ne de bu milletin rüyaları gerçek olabilir.
Çünkü bazı kapılar çok geç açıldığında, geriye ne zaman kalır ne de hayaller…
Bazen bir ülkenin en büyük kaybı, kaybolan o fırsatların ardında kalan evlatları olur.
Söz Sizde
Sizce vize krizinin aşılmasındaki asıl sorumluluk nerede başlıyor: Ankara’nın tamamlaması gereken iç reformlarda mı, yoksa Brüksel’in yıllardır sürdürdüğü siyasi iradesizlikte ve çifte standartta mı?
Ve en önemlisi, yıllardır konsolosluk kapılarında tüketilen ömürlerin, ertelenen hayallerin ve kaçırılan ekonomik fırsatların hesabını kim verecek?