Yapay Zekâ mı, geri zekâ mı?
Bu hafta sonu sohbetimize yapay zekâya “Okkalı bir sade Türk kahvesi nasıl yapılır?” diye sorarak başlayalım.
Muhtemelen bize kahvenin gramajından suyun sıcaklığına, fincanın ısıtılmasından köpüğün nasıl korunacağına kadar uzun uzun anlatacaktır.
Hatta istersek kahvenin yanında nasıl bir sohbet yapılması gerektiğini bile önerebilir.
Ama kahveyi yine bizim pişirmemiz gerekecek.
İşte yapay zekâ meselesinin bütün hikâyesi biraz da burada saklı.
Bugün çalışma hayatında yapay zekâ konuşulurken bir tarafta büyük bir heyecan, diğer tarafta ise giderek büyüyen bir korku var.
Bir kesim yapay zekâyı verimliliği artıracak, yeni sektörler ve yeni meslekler yaratacak büyük bir ekonomik dönüşüm olarak görüyor.
Başka bir kesim ise aynı teknolojinin milyonlarca insanın yaptığı işi daha hızlı, daha ucuz ve daha az maliyetle yapabileceğinden endişe ediyor.
Fakat işin bir de insan tarafı var.
Geçtiğimiz günlerde bir kurumun genel müdürünün eline aldığı bir dosyaya bakarak, “Bu dosya yapay zekâyla hazırlanmış” diyerek çalışmayı küçümsediğini şahit oldum.
İşte tam bu noktada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Yapay zekâ mı, geri zekâ mı?
Şaşkınlıkla bu düşünceyi yapay zekâya aktardığımda aldığım cevap hayli ironik:
“Genel müdür dosyaya bakıp ‘Bu yapay zekâyla hazırlanmış’ diyorsa, asıl soru yapay zekânın ne kadar zeki olduğu değil, dosyayı hazırlayanın zekâsını yapay zekânın ne kadar iyi gizlediğidir.”
Bu cümleye gülüp geçebiliriz.
Ama aslında mesele hiç de komik değil.
Çünkü ekonominin önündeki en büyük sorulardan biri artık şu: Yapay zekâ insanın işini mi elinden alacak, yoksa insanın işini yapma biçimini mi değiştirecek?
Pew Araştırma Merkezi’nin 2026’nın ilk yarısında 37 ülkede 50 bini aşkın kişiyle yaptığı araştırma, bu soruya ilişkin kaygının küresel ölçekte ciddi boyutlara ulaştığını gösteriyor.
Araştırmaya göre insanların daha büyük bir bölümü, yapay zekânın yeni istihdam yaratmasından çok iş kayıplarına yol açacağını düşünüyor.
Üstelik bu korku özellikle yüksek gelirli ülkelerde daha belirgin.
Avustralya, Güney Kore ve ABD’de yetişkinlerin yaklaşık yüzde 70’i veya daha fazlası, yapay zekânın önümüzdeki 20 yıl içinde iş kayıplarına yol açacağı görüşünde.
Burada ekonomi açısından kritik bir ayrıntı var.
Bir teknolojinin üretkenliği artırması ile o teknolojinin toplumdaki refahı artırması aynı şey değildir.
Bir şirket yapay zekâ sayesinde aynı işi daha az çalışanla yapabiliyorsa şirket açısından maliyet düşebilir. Üretim artabilir, verimlilik yükselebilir, kâr marjı genişleyebilir.
Peki işini kaybeden insan ne olacak?
İşte dram burada başlıyor.
Ekonomik büyümenin rakamlara yansıyan yüzü ile insanların hayatlarında yaşadığı karşılık her zaman aynı olmayabilir.
Bir bilanço tablosunda “personel giderlerinde azalma” olarak görünen rakam, bir başka hanede çocuğun eğitim masrafı, ev kirası veya mutfak bütçesi anlamına gelebilir.
Yapay zekâ bir şirket için verimlilik aracı olabilir.
Ama aynı yapay zekâ, işini kaybetme korkusu yaşayan bir çalışan için geleceğin belirsizliğinin adı haline gelebilir.
Araştırmanın bir başka dikkat çekici sonucu da bu korkunun yalnızca ileri yaştaki çalışanlarda bulunmaması.
Kanada, Fransa, Singapur, İsveç, Endonezya, Hindistan ve Malezya’da 18-34 yaş arasındaki genç yetişkinlerin, yapay zekânın yol açabileceği iş kayıpları konusunda daha yaşlı kuşaklardan daha endişeli olduğu görülüyor.
Bu sonuç üzerinde özellikle durmak gerekiyor.
Çünkü gençler normal şartlarda teknolojik dönüşümün en kolay uyum sağlayacak kesimi olarak düşünülür.
Oysa bugün gençlerin bir bölümü, daha kariyerlerinin başında, “Benim öğrendiğim meslek yarın hâlâ var olacak mı?” sorusunu soruyor.
Üniversite diploması almak yetiyor mu?
Yeni bir meslek öğrenmek yeterli mi?
Yoksa birkaç yıl önce geleceğin mesleği olarak gösterilen bir iş, bugün bir yapay zekâ modeli tarafından birkaç saniyede yapılabilir hale mi gelecek?
Bunlar yalnızca teknoloji soruları değil.
Bunlar doğrudan ekonomi politikası soruları.
Çünkü yapay zekânın yaratacağı dönüşümün kazananları ile kaybedenleri arasındaki mesafe büyürse, mesele yalnızca işsizlik olmaktan çıkar, gelir dağılımı, sosyal güvenlik, eğitim, vergi politikası ve toplumsal refah meselesine dönüşür.
Nitekim araştırmada yüksek gelirli ülkelerde yapay zekânın ekonomik eşitsizliği artıracağı yönündeki kaygının, orta gelirli ülkelere kıyasla daha yaygın olduğu görülüyor.
Öte yandan yapay zekâya ilişkin korkuların yanında ciddi bir belirsizlik de var.
37 ülkede katılımcıların ortalama yüzde 37’si yapay zekâ konusunda heyecandan çok endişe duyduğunu söylerken, hem endişeli hem de heyecanlı olduğunu belirtenlerin ortalama oranı yüzde 41.
Yani toplumun önemli bir bölümü henüz kararını vermiş değil.
Belki de en gerçekçi tablo tam olarak bu.
Çünkü yapay zekâ ne yalnızca bir tehdit ne de yalnızca bir mucize.
Onu nasıl kullanacağımız, kimlerin erişebileceği, hangi kurallara tabi olacağı ve ortaya çıkardığı ekonomik değerin nasıl paylaşılacağı belirleyici olacak.
Burada ülkelerin yapay zekâyı düzenleme kapasitesine duyulan güven de önem kazanıyor.
Pew araştırmasına göre bazı orta gelirli ülkelerde Çin’in yapay zekâyı düzenleme kapasitesine duyulan güven, ABD ve Avrupa Birliği’ne duyulan güvenden daha yüksek ölçülmüş durumda.
Bangladeş, Malezya, Pakistan, Sri Lanka, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te yaşayanların Çin’e yönelik güveni bu açıdan dikkat çekiyor.
Araştırmada incelenen 13 orta gelirli ülke ve bölgede Çin’e güvenenlerin ortanca oranı yüzde 43 olurken, ABD için bu oran yüzde 35, Avrupa Birliği için yüzde 34 olarak ölçülmüş.
Pew Araştırma Merkezi kıdemli araştırmacısı Moira Fagan’a göre orta gelirli ülkelerde Çin’e yönelik olumlu görüşlerin genel olarak yüksek olması, yapay zekânın düzenlenmesi konusunda Çin’e duyulan güvenin yüksek çıkmasına katkı sağlamış olabilir.
Bütün bunlar bize şunu söylüyor:
Yapay zekâ yalnızca şirketlerin teknoloji departmanlarının meselesi değil.
Artık ekonomi yönetiminin, çalışma hayatının, eğitim sisteminin ve devletlerin düzenleme kapasitesinin merkezinde.
Üstelik yapay zekânın gelişme hızına ilişkin tartışma da giderek büyüyor.
Sam Altman, Elon Musk ve Dario Amodei gibi yapay zekâ şirketlerinin yöneticileri, geliştirdikleri sistemlerin insanlık açısından oluşturabileceği risklere ilişkin kaygılarını dile getiriyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı Birliğin Durumu konuşmasında ileri yapay zekâ modellerinin geliştirilme hızının düşürülmesine destek verdi.
Burada da büyük bir paradoksla karşı karşıyayız.
Bir yandan ülkeler ve şirketler yapay zekâ yarışında geri kalmak istemiyor.
Diğer yandan aynı yarışın hızının toplumsal sonuçlarından endişe ediyorlar.
Ekonomide buna benzer dönüşümleri daha önce de yaşadık.
Buhar makinesi geldi, üretim değişti.
Elektrik geldi, fabrikalar değişti.
Bilgisayar geldi, ofisler değişti.
İnternet geldi, ticaret değişti.
Şimdi yapay zekâ geliyor ve yalnızca fabrikayı ya da ofisi değil, insanın düşünme ve üretme biçimini değiştirmeye başlıyor.
Asıl mesele belki de yapay zekânın insanın yerini alıp almayacağı değil.
Asıl mesele, yapay zekâyı kullanan insan ile kullanmayan insan arasındaki ekonomik farkın ne kadar büyüyeceği.
Bir de yöneticilerin teknolojiye bakışı var.
Bir çalışanın yapay zekâ kullanarak hazırladığı dosyayı sırf “yapay zekâyla yapılmış” diye küçümsemek ne kadar doğru?
Eğer dosyanın içeriği doğruysa, analiz yerindeyse, veri güvenilir ve karar vericiye fayda sağlıyorsa, kullanılan araç neden başlı başına bir kusur olsun?
Kimse bugün Excel kullanan bir muhasebeciye “Hesap makinesiyle hesap yaptın” diye kızmıyor.
Kimse navigasyon kullanan şoföre “Sen yolu kendin bulmadın” diye işini küçümsemiyor.
Kimse matbaa kullanıldığı için kitabın değerini yok saymıyor.
Öyleyse yapay zekâ kullanılan bir çalışmayı değerlendiren ölçüt, “Bunu yapay zekâ mı yaptı?” sorusu olmamalı.
Asıl soru şu olmalı:
“Bu çalışma doğru mu, faydalı mı, özgün mü ve arkasındaki insan bu çıktının sorumluluğunu taşıyabiliyor mu?”
Çünkü yapay zekâ ne kadar gelişirse gelişsin, yanlış bir kararı kimin vereceği sorusu ortadan kalkmayacak.
Yapay zekâ bir rapor yazabilir.
Ama o rapora güvenip yatırım kararını insan verir.
Yapay zekâ bir ekonomik analiz hazırlayabilir.
Ama o analize göre fabrikayı kapatıp kapatmayacağına yönetici karar verir.
Yapay zekâ binlerce veriyi saniyeler içinde işleyebilir.
Ama o verilerin arkasında insanların hayatları vardır.
İşte bu yüzden teknolojiye hayranlık kadar, teknoloji karşısında insanı koruyan bir ekonomi anlayışına da ihtiyacımız var.
Ve belki de hafta sonu kahvemizi içerken kendimize şu iki soruyu sormanın tam zamanıdır:
Yapay zekânın bizim yerimize düşünmesinden mi korkmalıyız, yoksa onu kullanmayı reddederek ekonomik yarışın dışında kalmaktan mı?
Ve yarının çalışma hayatında asıl değerli olan, yapay zekâyı kullanmayan insan mı olacak, yoksa yapay zekâdan doğru soruyu sorup doğru cevabı seçebilen insan mı?
Erhan Yurdayüksel
19 Eylül 2026