Erhan Yurdayüksel: Yeşil dönüşümün sancıları

İki coğrafya, tek kader: Yeşil dönüşümün sancılı ve dramatik ekonomisi

Tarih, büyük dönüşümlerin çoğunu zafer hikâyeleri olarak yazar. Ancak o zaferlerin perde arkasında çoğu zaman görünmeyen ekonomik enkazlar, ağır bedeller ve sessiz fedakârlıklar vardır.

Bugün Avrupa Birliği ile Türkiye’nin yaşadığı enerji dönüşümü de tam olarak böylesi bir döneme işaret ediyor.

“Yeşil dönüşüm” kulağa umut verici geliyor. Karbonsuz bir gelecek, temiz hava, sürdürülebilir üretim, iklim krizine karşı ortak mücadele…

Fakat ekonominin dili romantizmi kabul etmez.

Çünkü enerji; sadece elektrik üretmek değildir. Enerji, enflasyonun görünmeyen belirleyicisidir. Sanayinin üretim maliyetidir. İhracatın rekabet gücüdür. Cari açığın kaderidir. Hatta ülkelerin jeopolitik bağımsızlığının en önemli sigortasıdır.

İşte tam da bu nedenle Avrupa ve Türkiye bugün tarihin belki de en pahalı ekonomik dönüşümünü yaşamaktadır.

Avrupa Komisyonu Enerji Genel Müdürlüğü’nün (DG Energy) 2025 yılı piyasa raporları, bu dönüşümün sadece çevresel değil aynı zamanda ekonomik açıdan da ne kadar sancılı olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Güneş Doğuyor Ama Ekonomi Her Saat Aydınlanmıyor

Avrupa, Rusya-Ukrayna savaşının ardından enerji güvenliğini yeniden tanımlamak zorunda kaldı.

Doğalgazın silaha dönüştüğü bir dünyada çözüm gökyüzünde arandı.

2025 yılında Avrupa Birliği güneş enerjisinde tarihi bir rekora ulaştı.

Yaklaşık 275 TWh elektrik üretildi.

Sisteme yalnızca bir yılda 70 GW yeni yenilenebilir kapasite eklendi.

Bunun 56 GW’ı güneş santrallerinden oluştu.

Kâğıt üzerinde muazzam bir başarı…

Ancak enerji ekonomisi rakamlardan ibaret değildir.

Öğle saatlerinde güneş bütün Avrupa’yı elektrikle doldururken fiyatlar sıfıra, hatta negatif seviyelere kadar düşüyor.

Elektriğin para kazandırması gerekirken üreticilerin sisteme elektrik verebilmek için üzerine para ödemek zorunda kaldığı saatler yaşanıyor.

Akşam güneş battığında ise aynı sistem, yeniden doğalgaz santrallerine muhtaç hale geliyor.

Enerji ekonomisinde buna “Duck Curve” yani “Ördek Eğrisi” deniliyor.

Aslında bu grafik yalnızca elektrik talebini göstermiyor.

Yeşil dönüşümün henüz tamamlanmamış hikâyesini anlatıyor.

Rüzgâr Her Zaman Aynı Yönden Esmiyor

Avrupa’nın ikinci büyük umudu rüzgârdı.

Fakat rakamlar beklenen hızın oldukça gerisinde.

Deniz üstü rüzgâr üretimi yalnızca yüzde 4 artabildi.

Toplam rüzgâr kapasitesindeki büyüme ise 13 GW ile sınırlı kaldı.

Bunun arkasında teknik yetersizliklerden çok ekonomik gerçekler bulunuyor.

Yüksek faizler…

Artan finansman maliyetleri…

İzin süreçlerinde yaşanan bürokratik gecikmeler…

Yatırımcı açısından artık yalnızca türbin dikmek yeterli değil.

O türbini finanse edebilmek çok daha zor hale geldi.

Yeşil enerji artık mühendislerin olduğu kadar finansçıların da savaşıdır.

Elektrikli Araç Devrimi: Sessiz Motorlar, Gürültülü Maliyetler

2025 yılında Avrupa’da yaklaşık 2,9 milyon elektrikli otomobil satıldı.

Bir önceki yıla göre yüzde 31 artış…

2019’a göre ise yaklaşık yüzde 177’lik olağanüstü bir büyüme.

Elektrikli araçların pazar payı yüzde 22’ye ulaştı.

Bu oran Amerika Birleşik Devletleri’nin yaklaşık üç katı.

Ancak her yeni elektrikli otomobil beraberinde görünmeyen yeni yatırımlar getiriyor.

Şarj altyapısı…

Dağıtım şebekeleri…

Trafo merkezleri…

Akıllı sayaçlar…

Enerji depolama sistemleri…

Yani otomobil yalnızca showroom’dan çıkmıyor.

Arkasında milyarlarca avroluk yeni bir elektrik sistemi inşa ediliyor.

Elektrik Piyasasında Aynı Birlik, Farklı Gerçekler

Avrupa ortak pazar olabilir.

Ancak enerji fiyatları ortak değil.

2025 yılında Avrupa elektrik fiyat ortalaması 85 Euro/MWh olarak gerçekleşti.

Finlandiya yaklaşık 41 Euro/MWh ile Avrupa’nın en ucuz elektriğini kullanırken;

İtalya 116 Euro/MWh ile neredeyse üç kat daha pahalı elektrik tüketti.

Nükleer ve hidroelektrik yatırımlarının meyvesini yıllardır toplayan ülkeler üretim maliyetlerinde avantaj sağlarken;

fosil yakıta bağımlı ekonomiler yüksek enerji faturalarıyla mücadele ediyor.

Sonuçta aynı Avrupa Birliği içerisinde bile sanayiler eşit şartlarda rekabet edemiyor.

Enerji fiyatı artık yeni nesil sanayi teşvikine dönüşmüş durumda.

Gaz Krizi Bitmedi, Sadece Şekil Değiştirdi

Rus gazına bağımlılığı azaltmak Avrupa’nın en büyük hedefiydi.

Ancak bağımlılık azalsa bile maliyetler ortadan kalkmadı.

2025 yılında toptan doğalgaz fiyatları 36 Euro/MWh seviyesinde gerçekleşti.

Perakende fiyatlar ise 109 Euro/MWh düzeyinde kaldı.

Gaz tüketimi yeniden artış göstermesine rağmen kriz öncesi seviyelerin oldukça gerisinde bulunuyor.

Sanayi hâlâ tam kapasiteye ulaşabilmiş değil.

Birçok işletme üretimi kısmaya devam ediyor.

Tasarruf artık çevreci bir tercih değil.

Ekonomik bir zorunluluk haline gelmiş durumda.

Türkiye Aynı Yolun Daha Engebeli Kısmında

Avrupa’nın yaşadığı dönüşümün benzeri Türkiye’de de yaşanıyor.

Ancak Türkiye’nin yükü biraz daha ağır.

Çünkü enerji dönüşümüne aynı anda yüksek enflasyon, kur oynaklığı, finansman maliyetleri ve cari açık baskısı eşlik ediyor.

Türkiye bugün 108 bin MW’ın üzerinde kurulu güce ulaştı.

Yenilenebilir enerjinin kurulu güç içindeki payı yüzde 55’i geçti.

Yaklaşık 32 bin MW hidroelektrik, hızla büyüyen güneş ve rüzgâr yatırımlarıyla birlikte önemli bir kapasite oluştu.

Ancak enerji ekonomisi sadece kurulu güçten ibaret değildir.

Asıl mesele o enerjiyi sürdürülebilir biçimde üretebilmektir.

Kurak geçen bir yıl…

Barajlarda düşen su seviyeleri…

Ve Türkiye yeniden ithal doğalgaz ile ithal kömüre yönelmek zorunda kalıyor.

Bunun anlamı ise tek kelimeyle cari açık.

Yani yağmur yağmadığında yalnızca barajlar boşalmıyor.

Döviz rezervleri de erimeye başlıyor.

YEKA’nın Önündeki Görünmeyen Duvar

Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) modeli, yerli üretim ve teknoloji geliştirme açısından stratejik önem taşıyor.

Ancak yatırım kararlarını belirleyen artık yalnızca teknoloji değil.

Faiz oranları…

Döviz kuru…

Kredi maliyetleri…

Uluslararası fonların iştahı…

Yüksek faiz ortamında yatırımcılar uzun vadeli finansman bulmakta zorlanıyor.

Projeler erteleniyor.

Bazıları küçülüyor.

Bazıları ise hiç başlayamıyor.

Enerji dönüşümünün en büyük düşmanı bazen teknik yetersizlik değil, sermaye maliyeti oluyor.

Şebeke Hazır Değilse Güneş Bile Sorun Olabilir

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri de iletim altyapısı.

Rüzgâr güçlü estiğinde…

Güneş en verimli saatlerini yaşadığında…

Şebeke bu elektriği taşıyamıyorsa üretim durduruluyor.

“Kısıntı” olarak adlandırılan bu uygulama aslında görünmeyen ekonomik kayıp anlamına geliyor.

Milyarlarca dolarlık yatırım yapılıyor.

Ancak üretilen enerji sisteme verilemiyor.

Bu yalnızca yatırımcı açısından değil ülke ekonomisi açısından da ciddi bir verimsizlik oluşturuyor.

Elektrikli Araçlar Türkiye’de de Yeni Bir Sınav Başlatıyor

Elektrikli otomobil satışları Türkiye’de de hızlı şekilde büyüyor.

Ancak şarj altyapısı aynı hızda gelişemiyor.

Özellikle büyük şehirlerde hızlı şarj istasyonlarının oluşturduğu ani yükler dağıtım sistemlerini zorlamaya başladı.

Yakın gelecekte enerji dönüşümünün en önemli yatırımı belki de yeni santral değil;

akıllı şebekeler, enerji depolama tesisleri ve dijital elektrik yönetim sistemleri olacak.

Çünkü geleceğin enerjisi yalnızca üretmek değil, yönetebilmek üzerine kurulacak.

Sonuç: Yeşil Dönüşümün Rengi Yeşil, Bedeli ise Oldukça Ağır

Avrupa Birliği ile Türkiye farklı ekonomik ölçeklere sahip olabilir.

Farklı para birimleri kullanabilir.

Farklı siyasi gündemleri olabilir.

Ancak enerji dönüşümünün ortaya çıkardığı ekonomik gerçekler iki coğrafyada da şaşırtıcı biçimde benzeşiyor.

Bir tarafta teknoloji var ama yüksek maliyet sorunu çözülemiyor.

Diğer tarafta büyük potansiyel var ama finansmana erişim kolaylaşmıyor.

Her iki taraf da fosil yakıtlardan uzaklaşmaya çalışırken; elektrik şebekelerini yeniden inşa ediyor, milyarlarca dolarlık yatırımlar gerçekleştiriyor ve enerji güvenliğini yeniden tanımlıyor.

Yeşil dönüşüm artık yalnızca çevre politikası değildir.

Bu süreç; para politikalarının, sanayi stratejilerinin, dış ticaret dengelerinin ve jeopolitik rekabetin tam merkezinde yer alan yeni bir ekonomik düzenin inşasıdır.

Belki de geleceğin en büyük rekabeti petrol kuyularında değil; batarya fabrikalarında, enerji depolama sistemlerinde, akıllı şebekelerde ve yenilenebilir enerji finansmanında yaşanacaktır.

Çünkü 21. yüzyılda enerjiye hükmedenler yalnızca elektriği değil, ekonomiyi de yöneteceklerdir.

Söz Sizde…

Yeşil dönüşümün bedelini bugün toplumlar ödüyor; peki yarının kazananları gerçekten bu fedakârlığa değecek mi?

Sizce Türkiye, enerji bağımsızlığını güçlendirmek için önceliği yenilenebilir enerji yatırımlarına mı, enerji depolama ve şebeke altyapısına mı vermeli? Neden?

Görüşlerinizi ve değerlendirmelerinizi paylaşın; bu önemli dönüşümü birlikte tartışalım.

 

Erhan Yurdayüksel

14 Temmuz 2026