Erhan Yurdayüksel:“Godzilla El Niño”

Gezegen Bilinmeyen Sularda: Ekonominin Kapısını Çalan “Godzilla”

Güzel bir güne günaydın…

Çaylar demini aldıysa, hafta sonunun o kendine özgü sakinliğinde biraz durup düşünmenin de zamanı gelmiş demektir.

Bugün soframızda yalnızca çayımız, ekmeğimiz ve gündelik telaşlarımız olmasın.

Biraz da bize bahşedilen kıymetini ise asla bilemediğimiz bu güzel dünyanın geleceğini konuşalım.

Çünkü artık tehlike kapımızda değil, evimizin içinde.

Doğa bize yıllardır aynı şeyi söylüyor: Sınırları zorluyoruz.

Ve şimdi Pasifik Okyanusu’ndan yükselen sıcaklık, dünyanın dört bir yanına yayılan bir uyarı niteliğinde.

Bilim dünyasının “Godzilla El Niño” olarak nitelediği olağanüstü güçlü hava olayı, yalnızca meteorolojinin konusu olmaktan çoktan çıktı.

Çünkü mesele artık yağmurun ne zaman yağacağı ya da sıcaklığın kaç derece olacağı değil.

Mesele, gıda, su, enerji, enflasyon, üretim, istihdam ve nihayetinde insan hayatı.

Rekorların bedeli ekonomiyle ödeniyor

El Niño doğal bir iklim olayı.

Pasifik Okyanusu’nun ekvatoral kesimindeki yüzey sularının olağan dışı ısınmasıyla başlayan bu döngü, dünyanın farklı bölgelerinde yağış ve sıcaklık düzenlerini değiştirebiliyor.

Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu yalnızca “doğal bir olay” diyerek geçiştirmek mümkün değil.

Çünkü bu doğal döngü, zaten insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle ısınmış bir gezegende yaşanıyor.

İşte asıl tehlike burada.

Bir tarafta Pasifik’in olağanüstü sıcak suları, diğer tarafta fosil yakıtların yıllardır atmosferde biriktirdiği ısı…

Sonuç ise daha yüksek sıcaklıklar, daha ağır kuraklıklar, daha şiddetli yağışlar ve daha kırılgan ekonomiler.

Dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan iklim felaketi artık yalnızca o ülkenin sorunu değil.

Bir ülkede kuraklık varsa tarım üretimi düşüyor.

Tarım düşüyorsa gıda fiyatları yükseliyor.

Gıda fiyatları yükseliyorsa enflasyon baskısı büyüyor.

Enflasyon büyüyorsa merkez bankalarının işi zorlaşıyor.

Üretim aksıyorsa istihdam ve büyüme bundan etkileniyor.

Ve bütün bunların sonunda faturayı yine insan ödüyor.

Kısacası, iklim krizi artık yalnızca çevre politikalarının değil, ekonomi politikalarının da merkezinde duruyor.

Tarladaki kuraklık, sofradaki enflasyon

El Niño’nun etkileri dünyanın farklı bölgelerinde farklı biçimlerde hissediliyor.

Kuraklık tarımsal üretimi vurabilir, aşırı yağışlar ekili alanları ve altyapıyı tahrip edebilir. Su kaynakları üzerindeki baskı artarken enerji üretimi ve sanayi de bundan etkilenebilir.

Bir çiftçi için bu tablo, ürününü kaybetme riski demek.

Bir tüketici için daha pahalı gıda demek.

Bir işletme için yükselen maliyetler demek.

Bir devlet için ise daha fazla sosyal destek, afet harcaması ve bütçe baskısı demek.

İşte iklim ile ekonomi arasındaki bağ tam da burada kuruluyor.

Bugün doğaya verdiğimiz zararın maliyeti, yarın bütçe tablolarında, market raflarında ve ailelerin mutfak harcamalarında karşımıza çıkıyor.

Üstelik bu faturanın herkese eşit dağıldığını söylemek de mümkün değil.

Geliri düşük toplumlar, küçük çiftçiler, altyapısı zayıf ülkeler ve aşırı sıcaklara karşı korunma imkânı sınırlı insanlar çok daha büyük risklerle karşı karşıya.

Bir rakamdan çok daha fazlası: İnsan hayatı

iklim değişikliğinin insan hayatı ve ekonomi üzerindeki etkilerini ölçmeye çalışan uluslararası bir araştırma işbirliği, Climate Impact Lab tarafından yapılan modellemelerde, mevcut El Niño’nun yol açabileceği ek sıcaklıkların yüz binlerce ilave ölümle ilişkilendirilebileceği tahmin ediliyor.

Bu tür çalışmalar kesin bir ölüm sayısı vermiyor, sıcaklık tahminlerine ve geçmiş dönemlerde sıcaklık ile ölüm oranları arasındaki ilişkilere dayanıyor.

Ama ortaya koyduğu gerçek yine de son derece sarsıcı:

İklim değişikliğinin ekonomik maliyetini hesaplayabiliyoruz, fakat insan hayatının gerçek bedelini hesaplamak mümkün değil.

Özellikle yaşlılar, küçük çocuklar ve aşırı sıcaklara karşı korunma imkânları sınırlı olan insanlar daha büyük risk altında.

Demek ki konu yalnızca ekonomi değil.

Ekonomi, burada insan hayatını koruyabilmenin araçlarından biri haline geliyor.

Peki ne yapacağız?

El Niño’yu durduramayız.

Ama sonuçlarına hazırlıksız yakalanmak zorunda da değiliz.

Uzmanların dikkat çektiği en önemli başlıklardan biri su yönetimi.

Suyu daha doğru depolamak, tarımsal sulamada verimliliği artırmak, baraj ve yeraltı suyu kullanımını planlamak, çiftçiyi erken uyarı sistemleriyle desteklemek ve ekim takvimlerini değişen hava koşullarına göre yeniden değerlendirmek mümkün.

Üstelik bunların önemli bir bölümü yalnızca kriz anında değil, kriz gelmeden yapılabilir.

Çünkü iklim riskinde en pahalı yöntem, felaket olduktan sonra müdahale etmektir.

Önceden alınan bir tedbirin maliyeti ile yıkılmış bir altyapıyı yeniden kurmanın, kaybedilmiş bir hasadı telafi etmenin veya bozulan bir gıda tedarik zincirini ayağa kaldırmanın maliyeti aynı değildir.

Burada devletlere, yerel yönetimlere, şirketlere, çiftçilere ve elbette bireylere ayrı ayrı sorumluluk düşüyor.

Asıl hesap bugünle gelecek arasında

El Niño doğal bir olay.

Ancak insan kaynaklı küresel ısınma, bu doğal olayların etkilerinin zaten ısınmış bir dünyada yaşanmasına neden oluyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca bugünkü El Niño’ya hazırlanmak değil.

Asıl mesele, gelecek yıllarda karşılaşacağımız iklim risklerinin etkisini azaltacak ekonomik ve toplumsal sistemi bugünden kurabilmek.

Daha dayanıklı tarım…

Daha akıllı su yönetimi…

Daha güçlü erken uyarı sistemleri…

Afetlere dayanıklı şehirler…

Enerji verimliliği…

Ve sera gazı emisyonlarını azaltan politikalar…

Bunların her biri artık yalnızca çevre başlığının altında değerlendirilemez.

Bunlar aynı zamanda ekonomik dayanıklılık politikalarıdır.

Çünkü doğayı korumak artık yalnızca gelecek nesillere bırakılacak güzel bir miras meselesi değildir.

Aynı zamanda bugünün ekonomisini, bugünün sofralarını ve bugünün insanını koruma meselesidir.

Belki de yıllardır sormamız gereken soruyu artık başka türlü sormalıyız:

“Doğayı kurtarmanın ekonomisi ne kadar?”

değil…

“Doğayı kurtaramamanın ekonomiye maliyeti ne kadar olacak?”

Çünkü çayımızı yudumlarken dışarıda güzel bir sabah yaşıyor olabiliriz.

Fakat dünyanın başka bir yerinde bir çiftçi kuruyan toprağına bakıyor, bir başka yerde bir aile yükselen gıda fiyatlarıyla, açlıkla, yoksullukla, çocuğuna bir litre süt alabilmek için mücadele ediyor, başka bir coğrafyada ise aşırı sıcaklar insan hayatını tehdit ediyor.

Ve bütün bu hikâyeler, görünmez bir ekonomik zincirin halkaları gibi birbirine bağlanıyor.

Doğa bize sonsuz kaynaklar sunmadı.

Biz ise sanki sonsuzmuş gibi tükettik.

Şimdi sıra, tükettiğimiz kadar düşünmekte.

Belki de bu gün, ince belli bardakta çayımızı yudumlarken dışarıdaki yağmuru seyretmek yerine, yağmurun neden artık eskisi gibi yağmadığını konuşacağız.

Belki soframızda ekmeğin, bardağımızda suyun, çocuklarımızın geleceğinde ise umudun hesabını yapacağız.

Bugün bize sınırsızmış gibi sunulan doğanın aslında ne kadar kırılgan olduğunu çok geç anlamadan, toprağı, suyu ve havayı daha fazla tüketmeden önce düşünmenin tam zamanı.

İnce belli bardakta çayımızı huzurla yudumlayacağımız o güzel hafta sonlarını çocuklarımıza bırakabilecek miyiz, yoksa onlara yalnızca bizim tükettiğimiz bir dünyanın hesabını mı bırakacağız?

Ben sözü burada bırakıyorum… Çünkü bundan sonrası, vicdanımızın ve tercihimizin meselesi. Söz sizde, değerli okurlarım.

Söz sizde…

Günlük hayatımızda suyu, enerjiyi ve doğal kaynakları tüketirken gerçekten üzerimize düşen sorumluluğu yerine getiriyor muyuz, yoksa iklim krizinin bütün yükünü yalnızca devletlerin ve büyük şirketlerin omuzlarına mı bırakıyoruz?

Ve sizce ekonomik büyüme ile ekolojik denge arasında gerçekten bir tercih yapmak zorunda mıyız, yoksa doğayı koruyan, kaynakları verimli kullanan kendimizin ve gelecek kuşakların hakkını gözeten başka bir ekonomik düzeni birlikte kurmak mümkün mü?

Erhan Yurdayüksel

26 Eylül 2027