İklim krizinin ekonomik faturası: El Niño, gıda güvenliği ve ekokırım çağı…
Hafta sonunun o tatlı, acele etmeyen huzuru, geleneksel çay saatimizin buğulu kokusuyla odamızı doldurdu.
Hayatın koşturmacasına kısa bir kahve ya da çay molası verip soluklandığımız bu demli saatlerde zihnimiz de her zamankinden daha berrak.
Gelin, fincanlarımızı yudumlarken hiç vakit kaybetmeden sohbetimize başlayalım ve değerini bir türlü bilemediğimiz yaşlı küremizin durumuna biraz yakından bakalım.
Gezegenimiz yeni bir iklim eşiğinden geçiyor.
Ancak bugün yaşananları yalnızca sıcaklık rekorları, kuraklıklar, aşırı yağışlar ya da meteorolojik anormaller üzerinden okumak artık yeterli değil.
Çünkü iklim krizi, giderek daha fazla ekonominin kendisini ilgilendiren bir maliyet krizine dönüşüyor.
Tarladaki kuraklık market rafındaki fiyatı, bir bölgedeki sel küresel tedarik zincirini, çatışma ortamı enerji ve gübre maliyetlerini, bozulan ekosistemler ise şirketlerin uzun vadeli yatırım kararlarını etkiliyor.
Bu nedenle El Niño’nun yarattığı tarımsal risklerle Belçika’nın “ekokırım”ı ağır bir suç olarak düzenlemesi, ilk bakışta birbirinden tamamen farklı iki gelişme gibi görünse de aslında aynı hikâyenin iki ayrı yüzünü oluşturuyor.
Bir tarafta doğaya verilen zararın ekonomik ve insani faturası büyüyor.
Diğer tarafta hukuk, bu faturanın sorumlularını daha doğrudan hesap verebilir hale getirmeye çalışıyor.
Bir sezonun bereketi, diğer sezonun riskini gizleyebilir
Güney Afrika bunun en çarpıcı örneklerinden biri.
2026 yılında ülkenin toplam tahıl üretiminin 43,4 milyon tona ulaşması ve beş yıllık ortalamanın yaklaşık yüzde 10 üzerine çıkması, ilk bakışta tarım ekonomisi açısından güçlü bir tablo ortaya koyuyor.
Ancak ekonomide olduğu gibi tarımda da tek bir iyi yıl, kalıcı refah anlamına gelmiyor.
Ekim-aralık dönemindeki yaz ekimi öncesinde ortaya çıkan iklim riskleri, bu başarının sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.
Copernicus tahminleri, Güney Afrika’nın yanı sıra Namibya, Botsvana, Zimbabve, Mozambik ve Madagaskar’ın önemli bölümünde ortalamanın altında yağış riskine işaret ediyor.
Bu tablo bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Tarımda arz güvenliği artık yalnızca üretim kapasitesiyle değil, iklim dayanıklılığıyla ölçülmek zorunda.
Çünkü yüksek üretim yapılan bir yılın ardından gelen kuraklık, yalnızca çiftçinin gelirini azaltmıyor. Un, yem, et, süt ve diğer gıda ürünlerinin maliyetlerini de yukarı çekiyor.
Bunun sonucunda tüketici enflasyonu artıyor, gıda ithalatı büyüyor ve ülkelerin döviz ihtiyacı yükseliyor.
Dolayısıyla iklim riski, tarım sektörünün sınırları içinde kalmıyor; para politikasından dış ticaret dengesine, kamu bütçesinden hane halkının satın alma gücüne kadar uzanan bir ekonomik zincir oluşturuyor.
El Niño artık yalnızca hava durumu değil, ekonomik bir risk
Doğu Afrika’daki tablo daha da ağır.
Şiddetli sıcaklar ve uzun süreli kuraklıklar meraları tahrip ederken, mahsul verimliliği ve hayvancılık üretimi geriliyor. Önümüzdeki dönemde El Niño etkisiyle daha yoğun yağışların görülmesi beklenirken burada önemli bir paradoks ortaya çıkıyor:
Kuraklığın ardından gelen yağmur, her zaman ekonomik rahatlama anlamına gelmeyebilir.
Toprağın ve altyapının aşırı yağışlara hazır olmadığı koşullarda şiddetli sağanaklar sel felaketlerine dönüşebilir.
Böylece kuraklığın neden olduğu üretim kaybına, ulaşım, depolama, konut ve tarımsal altyapı hasarları da eklenebilir.
Sudan ve Güney Sudan gibi çatışmaların devam ettiği ülkelerde ise iklim ve güvenlik riskleri birbirini besliyor.
Üretimin düşmesi gıda fiyatlarını artırıyor, fiyat artışları toplumsal kırılganlığı derinleştiriyor, çatışmalar ise üretim ve ticaret kanallarını daha da bozuyor.
Ortaya çıkan tablo yalnızca insani bir kriz değil, aynı zamanda bir ekonomik çöküş döngüsü.
14 bölgenin doğrudan kıtlık riskiyle karşı karşıya olması, bunun küresel ekonomi açısından da göz ardı edilemeyecek bir sonuç olduğunu gösteriyor.
Çünkü açlık, göç, iş gücü kaybı, kamu harcamalarında artış ve sınır aşan güvenlik sorunları, sonunda bölgesel ekonomilerin tamamını etkiliyor.
Batı Afrika’da üretim kadar istikrar da belirleyici
Batı ve Orta Afrika’da birinci sezon mısır üretiminin ortalamaya yakın seyretmesi, bölgenin tamamen olumsuz bir tabloyla karşı karşıya olmadığını gösteriyor.
Ancak Nijerya’nın Orta Kuşağı, Mali, Burkina Faso, Benin ve Çad’da mahsul koşullarının zayıf kalması, üretim görünümündeki kırılganlığın sürdüğünü ortaya koyuyor.
Burada iklim riskine bir başka unsur ekleniyor:
Çatışma.
Sahel’deki güvenlik sorunları, tarımsal üretim alanlarına erişimi, ticaret yollarını ve insanların geçim kaynaklarını doğrudan etkiliyor. Dolayısıyla gıda güvenliği açısından artık yalnızca “Bu yıl ne kadar yağmur yağacak?” sorusu yeterli değil.
Asıl soru şu:
Çiftçi üretebilecek mi, ürettiği ürünü pazara ulaştırabilecek mi ve tüketici o ürünü satın alabilecek mi?
Bu üç halkadan biri koptuğunda, tarımsal üretim rakamlarının tek başına ekonomik anlamı azalıyor.
Dünyanın her bölgesi aynı krizi yaşamıyor
Küresel tablo elbette yalnızca olumsuzluklardan ibaret değil.
Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Suriye, Irak ve İran’da kışlık tahıl hasatlarının iyi beklentilerle tamamlanması ve bazı bölgelerde üretimin beş yıllık ortalamaların üzerine çıkması önemli bir olumlu gelişme.
Fas, Cezayir ve Tunus’ta kış yağışlarının buğday üretimine katkı sağlaması da yıllar süren zayıf performansın ardından tarımsal toparlanmanın mümkün olduğunu gösteriyor.
Orta ve Güney Asya’da da genel görünüm daha olumlu. Orta Asya’nın kışlık tahıl hasadındaki yüksek verim beklentileri, Bangladeş ve Sri Lanka’daki yağışların tarımsal üretime katkısı ve Kuzey Kore’deki mısır ve pirinç görünümü, küresel tarım piyasasının tamamen tek yönlü bir kriz yaşamadığını gösteriyor.
Fakat tam da burada küresel ekonomi açısından kritik bir ayrıntı bulunuyor:
Dünyada gıda üretiminin toplam miktarı kadar, üretimin nerede gerçekleştiği de önem taşıyor.
Bir ülkedeki rekor üretim, başka bir bölgedeki arz açığını otomatik olarak kapatmıyor.
Bunun için lojistik, enerji, gübre, finansman, sigorta ve ticaret kanallarının çalışması gerekiyor.
İklim enflasyonu kapıya dayandı
Latin Amerika ve Karayipler’deki gelişmeler, bu zincirin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Orta Amerika’nın Kurak Koridoru’nda yaşanan şiddetli kuraklık mısır ve fasulye üretimini ciddi biçimde etkilerken Honduras ve El Salvador’da acil durum ilan edilmesi, iklim krizinin doğrudan gıda güvenliği sorununa dönüşebildiğini gösteriyor.
Üstelik çiftçinin karşı karşıya olduğu maliyet yalnızca yağıştan ibaret değil.
Gübre, mazot, elektrik, sulama, taşıma ve finansman maliyetleri yükseldiğinde tarımsal üretimin toplam maliyeti de artıyor.
Jeopolitik gerilimler ve enerji taşımacılığındaki kesintiler bu maliyetleri daha da yukarı taşıyabiliyor.
Bu noktada klasik enflasyon tanımlarının yanına yeni bir kavramı koymak gerekiyor:
İklim enflasyonu.
İklim enflasyonu, yalnızca para arzı ya da talep fazlasından kaynaklanan bir fiyat artışı değil, üretim kapasitesinin doğrudan doğa tarafından bozulması sonucu ortaya çıkan maliyet baskısıdır.
Kuraklık ürünü azaltıyor.
Sel altyapıyı bozuyor.
Savaş lojistiği aksatıyor.
Enerji maliyetleri yükseliyor.
Gübre pahalanıyor.
Sonunda bütün bu maliyetler tüketicinin sofrasına kadar ulaşıyor.
Bu nedenle merkez bankalarının önümüzdeki yıllarda enflasyonu değerlendirirken iklim kaynaklı arz şoklarını daha fazla dikkate almak zorunda kalması şaşırtıcı olmayacaktır.
Hürmüz’den tarlaya uzanan görünmez zincir
Küresel ekonominin en büyük yanılgılarından biri, birbirinden uzak görünen olayların birbirini etkilemediğini düşünmek.
Oysa bir enerji veya ulaşım krizinin tarımsal üretimle doğrudan bağlantısı bulunuyor.
Gübre üretimi enerjiye, tarımsal mekanizasyon akaryakıta, sulama elektriğe, ürünlerin pazara ulaşması ise lojistik altyapıya bağlı.
Dolayısıyla dünyanın bir bölgesindeki jeopolitik kriz, binlerce kilometre uzaklıktaki çiftçinin maliyet tablosunu değiştirebiliyor.
Bu durum şirketler açısından da yeni bir risk alanı yaratıyor.
Artık tedarik zinciri yönetiminde yalnızca fiyat ve teslimat sürelerine bakmak yeterli değil.
Şirketlerin iklim riski, su riski, enerji riski ve jeopolitik riskleri birlikte hesaplaması gerekiyor.
Geleceğin rekabet avantajı belki de en ucuz üretimi yapmak değil, üretimi krizler karşısında sürdürebilmek olacak.
Ekokırım: Çevre politikasından şirket bilançolarına
Tam da bu noktada Belçika’nın attığı hukuki adım önem kazanıyor.
Belçika’da 2024’te kabul edilen yeni ceza kanununun eylül ayı itibarıyla uygulanmaya başlamasıyla “ekokırım”, bağımsız ve ağır bir suç olarak düzenleniyor.
Düzenleme, kasıtlı biçimde çevreye ciddi, geniş çaplı ve uzun süreli zarar veren yasa dışı fiilleri kapsıyor.
Büyük petrol sızıntıları, geniş ölçekli deniz kirliliği ve radyoaktif atıkların çevreye ağır zarar vermesi gibi eylemler bu kapsamda değerlendirilebiliyor.
Gerçek kişiler için 15 ila 20 yıl arasında hapis, tüzel kişiler için ise 1,2 milyon ila 1,6 milyon avro arasında para cezası öngörülmesi, çevre hukukunda önemli bir paradigma değişikliğine işaret ediyor.
Çünkü burada mesele yalnızca “çevreyi korumak” değil.
Mesele aynı zamanda ekonomik kararların maliyetini kimin üstleneceği.
Uzun yıllar boyunca çevresel zararların önemli bir bölümü şirketlerin bilançolarında görünmeyen, toplumun ve gelecek nesillerin üzerine bırakılan bir dışsallık olarak kaldı.
Bir şirket üretim maliyetini hesapladı, ancak kirlettiği suyun, bozduğu toprağın, yok ettiği ekosistemin veya neden olduğu sağlık sorunlarının toplam toplumsal maliyetini aynı bilançoya koymadı.
Ekokırım yaklaşımı bu anlayışı değiştirme potansiyeline sahip.
Artık çevreye ağır zarar verme ihtimali, yalnızca itibar kaybı veya idari para cezası riski değil, bazı durumlarda doğrudan ceza hukuku ve yöneticilerin sorumluluğu meselesine dönüşüyor.
Bu gelişmenin uzun vadede şirketlerin yatırım kararlarını, sigorta maliyetlerini, finansman koşullarını ve çevresel risk yönetimini etkilemesi beklenebilir.
Yeni ekonominin hesabı değişiyor
Bütün bu gelişmeler bize aslında yeni bir ekonomik denklem sunuyor.
Eskiden ekonomik büyümenin temel göstergeleri üretim, tüketim, istihdam, yatırım ve ihracattı.
Şimdi bunlara bir yenisini eklemek zorundayız:
Ekolojik dayanıklılık.
Çünkü büyüme sağlayan bir ekonomi aynı zamanda toprağını verimsizleştiriyor, suyunu tüketiyor, enerji sistemini kırılganlaştırıyor ve iklim riskini artırıyorsa, bu büyümenin gerçek maliyetini gelecek nesiller ödüyor olabilir.
Bugün Güney Afrika’daki üretim artışını, Doğu Afrika’daki kuraklığı, Orta Amerika’daki tarımsal kayıpları, küresel gübre maliyetlerini ve Belçika’nın ekokırım düzenlemesini aynı çerçevede değerlendirmek gerekiyor.
Bunların tamamı bize aynı şeyi söylüyor:
Ekolojik sürdürülebilirlik artık ekonominin rakibi değil, ekonominin ön koşuludur.
Tarımda daha dayanıklı tohumlara, verimli sulama sistemlerine ve iklim sigortalarına yatırım yapılmadığında gıda fiyatlarının istikrarını korumak zorlaşacak.
Enerji sistemleri çeşitlendirilmediğinde üretim maliyetleri dış şoklara daha açık hale gelecek.
Tedarik zincirleri çeşitlendirilmediğinde tek bir iklim veya jeopolitik olayın etkisi dünyanın diğer ucundaki üreticiye kadar ulaşacak.
Çevresel zararların gerçek maliyeti şirketlerin ve devletlerin hesaplarına yansıtılmadığında ise bugünün büyümesi yarının ekonomik krizine dönüşebilecek.
Belki de önümüzdeki dönemin en önemli ekonomik tartışması artık “Ne kadar büyüyoruz?” sorusu olmayacak.
“Bu büyümeyi ne pahasına gerçekleştiriyoruz ve yarının ekonomisini ayakta tutabilecek miyiz?” sorusu çok daha önemli hale gelecek.
Çünkü doğanın sınırları aşıldığında bunun bedeli yalnızca çevreye değil; fiyatlara, bütçelere, şirket bilançolarına, istihdama ve sofralara da yansıyor.
Belçika’nın ekokırım hamlesi bu nedenle yalnızca bir hukuk değişikliği değildir.
Aynı zamanda ekonomik sistemin çevreye verdiği zararı nasıl fiyatlandıracağına ilişkin küresel tartışmanın yeni bir aşamasıdır.
El Niño’nun tarlalarda yarattığı kuraklıkla mahkeme salonlarında çevre suçlarına ilişkin verilen kararlar arasında görünmez ama güçlü bir bağ bulunuyor.
Biri bize doğayı tahrip etmenin ekonomik bedelini gösteriyor.
Diğeri ise bu bedelin artık kimin tarafından ödenmesi gerektiğini tartışmaya açıyor.
Ve belki de geleceğin ekonomisini belirleyecek en kritik soru tam burada yatıyor.
Söz sizde
Sizce iklim kaynaklı gıda ve enerji şokları, önümüzdeki yıllarda Türkiye gibi ithalata duyarlı ekonomiler için en büyük enflasyon risklerinden biri haline gelecek mi?
Peki çevreye ağır zarar veren şirket ve kurumların yalnızca para cezasıyla değil, ekokırım benzeri daha ağır hukuki yaptırımlarla karşı karşıya kalması sizce ekonomik büyümeyi yavaşlatır mı, yoksa daha sürdürülebilir bir büyümenin önünü mü açar?
Erhan Yurdayüksel
05 Eylül 2026