Brüksel’in mimari mirası algısı büyük bir değişim geçiriyor.
Uzun süre kentin silüetini bozduğu düşünülen savaş sonrası binalar, artık resmi olarak birer miras olarak kabul ediliyor.
Frédéric Moreau’nun kaleme aldığı bu kapsamlı inceleme, başkentin banliyölerine yön veren modernist mimar Josse Franssen’in eserlerini ele alırken, bu yeni bakış açısının mimarlarının asıl hayallerini nihayet gerçeğe dönüştürüp dönüştüremeyeceğini sorguluyor.
İşte bu dönüşümün ve Josse Franssen’in hikâyesi:
Brüksel Mirasının Değişen Yüzü
Brüksel’in mimari mirası artık eskisi gibi değil. Günümüzde asırlık binalar, kuleli Gotik malikânelerden ziyade düz çatılı Art Deco villalardan oluşuyor. Hatta bu durum beş yıl öncekiyle bile aynı değil. Ağustos 2024’te yürürlüğe giren yeni Yapılı Miras Yasal Envanteri, yıkıma veya büyük tadilatlara karşı resmi koruma altındaki yapıların listesini devasa ölçüde genişletti.
Listeye giren en yeni yapılar 2009 ve 2010 yıllarına (Anderlecht’teki bir yaya köprüsü ve spor salonu) ait olsa da, binlercesi pek çok kişinin zihninde kentsel kalitenin ani bir düşüşü olarak bilinen “Brükselleşme” (Brusselization) dönemiyle özdeşleşen savaş sonrası döneme uzanıyor. On yıllardır hazırlıkları süren bu yeni envanterin temel amaçlarından biri, bu algıya meydan okumak ve kentin mimari yaratımının tüm dönemlerine yönelik yeni bir takdir duygusu uyandırmaktır.
Envanter, 1936-99 Mimari Miras Tematik Envanteri’ni de bünyesine katıyor. Bu sayede Art Deco ve erken dönem modernizminin öyküsü, Brüksel stilleri olarak tamamen hak ettiği değere kavuşuyor (bölge, 2025 yılında ilk Art Deco Yılı’nı kutlamıştı).
Tarihsel Arka Plan: Koruma Anlayışının Evrimi
Belçika’da resmi miras koruması 1930’lu yıllara dayanıyor. Bu dönem, Paris’te Le Corbusier’nin, Brüksel’de ise Stanislas Jasinski’nin, eski şehir merkezlerinin teknolojik gelişmelere ve modern hijyen standartlarına uyarlanması amacıyla toptan yıkılmasını öngören projeleriyle aynı döneme denk geldi.
İlk tescilli yapılar; Belediye Binası ve katedral, kiliseler ve malikâneler gibi ortaçağ, Rönesans ve Barok dönemine ait Brüksel yapılarıydı. Zamanla bu koruma çemberi dış banliyölere doğru genişleyerek Neoklasisizm’i ve 19. yüzyılın sonlarını da kapsamına aldı.
1965 yılında Victor Horta’nın eseri Maison du Peuple’ın (Halk Evi) yıkılarak yerine beton bir kulenin dikilmesi büyük bir toplumsal öfkeye yol açtı. Bu olay, 1914 öncesi mimarinin korunması yönündeki adımları hızlandırdı.
Brüksel Bölgesi’nin mirası devraldığı 1989 yılında envanterler; miras kampanyacıları, rehber kitap yazarları ve kenti bir tasarım merkezi olarak pazarlayanlar için birer araca dönüşmüştü.
1970’ler ve 1990’lardaki büyük genişletmelerin ardından 1939-99 envanteri, daha önce çok yeni oldukları düşünülen ancak artık orta yaşa giren ve yıkılmasalar bile büyük renovasyonlar gerektiren binaları da listeye dâhil etti.
ULB’ye (Brüksel Serbest Üniversitesi) bağlı La Cambre-Horta Mimarlık Okulu’ndan akademisyenlerin oluşturduğu bir ekip tarafından 2022 derlenen envanter, geçmişin “merkez odaklı” mantığını tersine çevirerek bölgenin dış çeperlerinden içlerine doğru bir çalışma yürüttü.
Brüksel Bölgesi’nde 1945-2001 dönemi arasında yapılmış toplam 195.000 binadan 61.000’inin bulunduğu tahmin ediliyor. Yoğun arşiv çalışmaları sonucunda ekip, yakın dönem mimarlarımız arasında 512 yeni isim ortaya çıkardı.
Blokların Arkasındaki Adam: Josse Franssen
Architects’ Journeys (Parcours d’Architectes) serisi, 1914 sonrası şehir silüetini dönüştüren ancak pek tanınmayan isimlere dikkat çekmeyi amaçlıyor. Fonds Mercator ve Docomomo tarafından yayımlanan serinin üçüncü kitabı; sanat tarihçileri Maurizio Cohen, Véronique Boone ve Benoît Moritz imzasını taşıyor ve Josse Franssen’e odaklanıyor.
Önceki ciltler, meslektaşlarıyla sık sık ters düşen Stanislas Jasinski ve Antoine Pompe gibi iki iddialı mimarı ele alırken (Jean-Baptiste Dewin’e adanan dördüncü kitabın 2027’de çıkması bekleniyor), Franssen daha uyumlu bir karaktere sahipti ve ününü büyük konut bloklarına borçluydu.
Yazarlar yerel ve ulusal arşivleri tarayarak Franssen’in tasarladığı veya ortak olduğu 90’dan fazla bina belirledi. Horta gibi o da hayatının son döneminde belgelerinin çoğunu elden çıkardığı için bu sayının daha fazla olması muhtemeldir.
Kitabın açılış biyografisinde, Franssen’in şehircilik, mimari ve dekoratif sanatların bir araya geldiği ortak bir ekosistem yaratma hayalleri ve nihai hayal kırıklığı gözler önüne seriliyor.
Modern Yaşamın Mimarisi
1906 yılında mütevazı bir Brüksel ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen Joseph Franssen, çocukluk evinin kapısından çıktığında Adalet Sarayı’nın mimarı Joseph Poelaert’in eserini görüyordu.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında modernist akımla tanışan Franssen, geleneksel stillerin artık modern yaşamın ihtiyaçlarına yanıt vermediğini fark ederek St. Luke Okulu’ndan ayrıldı ve eğitimini Victor Horta’nın yönetimindeki Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nde tamamladı.
1929 yılında Uccle’daki Coghen Meydanı’nda kendisine bir ev ve stüdyo inşa eden Franssen, düz teras çatıları, panaromik pencereleri ve süslemeden arındırılmış cepheleriyle Brüksel’i Paris ve De Stijl akımının tasarım anlayışıyla tanıştırdı.
Kitleler İçin İnşa Etmek
Leuven ve Brüksel’deki deneysel projeleriyle dikkat çeken Franssen, 1930’ların ekonomik krizlerinin ardından mimarların yasal statü kazanması için mücadele eden SCAB (Belçika Merkezi Mimarlar Derneği) ve SBUAM gibi kuruluşlarda aktif rol aldı.
1933 Villa Fauville (Heverlee): Le Corbusier ve Yeni Nesnellik akımından izler taşıyan kaletepe modernist bir küp.
1939 Villa Van Overbergh: Leuven sınırında, şerit pencereleri ve kavisli bahçe cephesiyle prestijli Van de Ven ödüllerinde ortak birincilik kazanan eser.
İkinci Dünya Savaşı Sonrası ve Apartman Blokları Dönemi: 1944 yılında Henri Ruttiens ile başlayan iş birliği, Franssen’e adını kazandıran dönemin kapısını araladı. Schaerbeek tren istasyonu yakınında inşa edilen Duplex projesi, orta sınıfın ev sahibi olma hayaline hitap ediyordu ve gündüz-gece yaşam alanlarını ayıran dubleks dairelerden oluşuyordu.
Başarılarını sürdüren Franssen, 1950 yılında inşa ettiği Brand Whitlock Residence ile konut mimarisinde çığır açtı:
Mavi loggia balkonlar, pembe tonlu kuvarsit taşlar ve heykeltıraş Oscar de Clerck’in kanatlı at kabartması projeye sanatsal bir dokunuş kattı.
Ünlü sanat eleştirmeni Paul Caso onun için, “Josse Franssen, heykeli yeniden entegre ederek sözde işlevsel mimarinin katılığını insancıllaştıran ilk kişilerden biriydi” ifadelerini kullandı.
1955 tarihli Josaphat Residence ve Europa Building (78 metre uzunluğunda, 12 katlı ve 115 daireli anıtsal yapı) gibi devasa projeler ise otomobil odaklı şehirleşme rüzgarına ayak uydurdu.
Franssen’in başyapıtı olarak kabul edilen Résidence Les Nations (1955-59), Avenue Franklin Roosevelt’in sonunda, Sonian Ormanı’nın girişinde yer alır. Pilotlar (sütunlar) üzerine yükseltilen yapı, trafikten arındırılmış yapısıyla SBUAM’ın 1930’lardaki peyzaj vizyonunu en iyi yansıtan eserlerden biridir. Ancak Shell petrol şirketinin ortaklığıyla yürütülen bu süreçte projeden uzaklaşması, Franssen’in ticarileşen rekabet ortamında yeniliklerin boğulduğundan yakınmasına neden oldu.
Brükselleşmeden Mirasa: Sonuç ve Gelecek
1939-99 envanterindeki 4.000’den fazla yapının yasal envantere girmesi, Brüksel’in “miras” tanımını kökten değiştirdi. Bu durum bir yıkım veya koruma emrinden ziyade, yetkilileri potansiyel kayıplara karşı uyaran bir emniyet sübapları mekanizması olarak çalışıyor.
Bugün Brüksel, arabaların egemenliğindeki caddeleri insan odaklı hale getirmeye çalışırken, savaş sonrası modernist mirasını da yeniden sahipleniyor. Louise Kulesi gibi yapıların aslına sadık kalınarak yenilenmesi, bu anlayışın meyvelerini vermeye başladığını gösteriyor.
Brüksel, mimari mirasını reddetmek yerine ona sahip çıkarsa, yeşil alanları, gölgelikleri ve herkes için mobiliteyi artırarak hem eski hem de yeni mirasına çok daha hak ettiği bir zemin sunabilir. Böylece, neredeyse bir asır önce Josse Franssen ve meslektaşlarının hayalini kurduğu modernizm idealleri nihayet gerçeğe dönüşebilir.


